Arama

Eskişehir Çerkes Mitingi ve Sistemin Projeleri

Erol Karayel

Dedem Kafkasya'dan sürülerek Uzunyayla'ya yerleşmiş; buradan da Eskişehir'e göç etmiş biri. Babam Eskişehir doğumlu; ben de öyle. Eskişehir'de geçirdiğim 17 sene ömrümün üçte birine tekabül ediyor. Aile fertlerimin ve akrabalarımın tamamının Eskişehir'de yaşıyor olması sebebiyle, delikanlılık anılarımın mekanı olan bu şehirle bağlarım hiç kopmadı. Zaman zaman aile fertleri ve akraba ziyareti için gidip geldiğim Eskişehir'e bu sefer çerkes Hakları Mitingi'ne katılmak üzere gideceğim. Temmuz ayının 24'ünde Odunpazarı Meydanı'nda gerçekleştirilecek çerkes Hakları Mitingi'nde hemşehrilerimizle birlikte “devlet desteğiyle anadili öğretimi/eğitimi ile anadilde tv/radyo yayını yapılması” taleplerimizi seslendireceğiz.

***

Eskişehir, çerkes nüfusun yoğun olduğu bölgelerden biri. Araştırmacılar, 1850 yılına kadar Anadolu'nun sönük bir kasabası olan Eskişehir'in bu tarihten itibaren gelen Kırım ve Kafkasya sürgünleriyle ciddi bir nüfus kazandığını, Porsuk nehri ve kollarının geçtiği bataklık alanların iskana açılmasıyla yerleşim alanı itibarıyla da oldukça genişlediğini belirtiyorlar.

1860'lardan sonra bölgeye gelen Kafkasya kökenliler çevrede Eskişehir merkezle bağlantılı olarak yaklaşık 40 köy kurmuşlar ve bölgenin en kalabalık etnik gruplarından birini oluşturmuşlar. Bugün Eskişehir'deki çerkes nüfusun 60 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.

***

Eskişehir çerkesleri kentle erken temas kurmuş. Dolayısıyla Uzunyayla, Tokat... gibi daha içine kapanık yaşayan çerkes yörelerine nazaran asimilasyon potasına da erken girmişler. Bu yüzdendir ki bugün Eskişehir bölgesinde 40 yaşın altındakilerde dil bilme oranı yüzde 3-5 civarında geziyor.

Ancak, Eskişehir çerkesleri dillerini kaybetmede her ne kadar bazı yörelere kıyasla 15 sene önden gidiyorlarsa da, geleneklerine ve kimliklerine sahip çıkma konusundaki hassasiyetleri şaşılacak derecede üst düzeydedir. Bunda nüfuslarının yoğun olmasının çok etkisi var tabii. Nitekim Eskişehirli “gafaray” delikanlıların her hafta sonu isterlerse bir kaç köy düğününe gidiyor olabilmeleri bu yoğunluğun getirdiği bir “avantajdır”.

***

Kentleşme, sanayileşmenin dayattığı bir olgu. Karşı koymak mümkün değil. Nitekim koyulamadı. Bunun sonucu olaraktır ki çerkes nüfusun çoğunluğu artık şehirlerde yaşar hale geldi. Şehirlerde toplu yaşam alanları oluşturamayınca sistemin “modernleşme projesi”nin çarkları arasında yaşam mücadelesi verir hale düştük.

Nedir sistemin “modernleşme projesi”?

Osmanlı'nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti bir modernleşme / medenileşme projesi olarak tasarlanmıştır. Yeni bir devlet ve yeni bir ulus ortaya çıkartmayı hedeflemekteydi. Ancak bu “modernleşme projesi” yerel özellikleri dikkate alan, koruyan, geliştiren bir proje değil; bir kısım seçkinlerin toplumu yukarıdan dizayn etmeye çalıştıkları dayatmacı bir “modernleşme” projesiydi. Toplumun “medenileştirilerek” (civilisation) dönüştürülmesini hedef almaktaydı. “İlkel” ve “vahşi” olarak nitelendirilen toplumun bu sıfatlardan arındırılması olarak tarif edilen “modernizm” egemen sınıfların hegomanyalarını kurması ve devam ettirmesinin bir vasıtası haline getirilmişti. (Hatırlanacağı gibi Rus işgalciler de koca bir Kafkasya coğrafyasını tarumar ederken “vahşi dağlılara medeniyet götürdükleri” iddiasındaydı.)

Sosyolog Ferhat Kentel, “Ehlileşmemek, Düzleşmemek, Direnmek (İstanbul-2008)” isimli kitabında, “Modernleşme süreci, medenileştirme ideolojisinin insanlara benimsetilme sürecidir ve bir tür ilkel, premodern, geri kalmış bir kitlenin varlığının kabulüne dayanır” diyerek bu gerçeği yalın bir şekilde ifade etmektedir.

Bu satırları okurken kafası karışıp “bu adam modernleşmeye, medenileşmeye de karşı mı ne?” diye düşünecekler olacağını biliyorum. Onlara cevabım Ferhat Kentel'in şu satırları olacak: “çok kabaca söylersek, bir takım insanları sömürüyorsunuz, onlar üzerine tahakküm kuruyorsunuz ve (sonra da) onların sömürülmelerinden bahsetmelerinin de önüne geçebilecek bir proje sunuyorsunuz: “Medeniyet”...”

“Medenileştirme”, bir değiştirme, dönüştürme projesidir.

Cumhuriyet yönetiminin yürüttüğü “medenileştirme” projesi temel olarak iki ayak üzerine oturtulmuştu: Birincisi “dinsizleştirme”, ikincisi “Türkleştirme”. “Seçkinlerimizin” hesabına göre bu iki hedefe ulaşıldığında ülke medenileşmiş olacaktı. Cumhuriyet döneminde yaşanan azınlık problemleri, kıyafet problemleri, darbeler..., günümüzdeki Kürt problemi, türban problemi... v.d. problemler hep bu “medenileştirme” projesinin topluma dayatılmasının sonuçlarıdır.

“Medenileştirmenin” en önemli vasıtası ise okul ve eğitimdir. Ferhat Kentel yukarıda zikrettiğimiz kitabında bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Okul ve eğitim vasıtasıyla ehlileştirilir insanlar. (Okul ve eğitim) Birey olamamış, cemaat özellikleri taşıyan, köylerden gelen, etnik birtakım farklılıkları olan insanların topluma entegrasyonunu sağlar.”

Türkiye'de uygulanan “Medenileştirme Projesi” hakim ulus için sadece “kültürel değişim” anlamına gelirken, Türkleştirme ayağıyla azınlıklar için “asimilasyon ve yok oluş” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla asıl tehdit azınlık kültürlerine yöneliktir.

Bu “zoraki medenileştirme” ancak 21 yüzyıla kadar sürdürülebildi. İletişim teknolojilerindeki gelişme yok oluş tehditi altındaki azınlıklar için yeni bir umut kapısı oldu. Alternatif iletişim kanallarının artmasıyla azınlıklardaki kimliğine sahip çıkma bilinci ve cesareti arttı. Bu yeni iletişim kanallarının sunduğu imkanlarla bir araya gelen azınlık mensupları, varlıklarını korumak ve hatta eksilen kısımlarını da yerine koymak gayretiyle yönetimlerin karşısına dikilerek hak talep eder hale geldiler.

İşte çerkes Hakları Mitingleri'nin dinamiği de budur.

çerkesler 80 yıldır sürdürülen asimilasyon politikalarına artık mitingler düzenleyerek, kültürel haklarını talep ederek karşı çıkıyorlar. Düşürüldükleri yok oluş batağından kurtulmak için irade ortaya koyuyor; çocuklarının, Türkçe'nin yanısıra anadillerini de öğrenip konuşabilecekleri bir vasatın devlet eliyle sağlanmasını istiyorlar.

Bu taleplerin hiçbirisi afaki değil, hepsi de ayağı yere basan taleplerdir.

“Modern zamanlar” hepimizin yaşamını dakikalarına kadar programlıyor. Anne babaların neredeyse tamamı çalışır durumda artık. çocuklarımız, eğitimleri için sabahın köründe evden çıkıyor, akşam karanlığında eve dönüyorlar. Ders, dersane, ödevler... derken pestilleri çıkıyor; televizyon, internet de geri kalan zamanlarını çalıyor. Aile fertleri bir araya gelip de karşılıklı sohbet edecekleri bir zaman dilimine sahip değiller artık. çocuklarımız bu fasit dairenin içinde kaybolup gidiyor.

Modern yaşamın, bu şehir ışıltılarının çocuklarımızı çalmasını istemiyoruz artık.

Bunun ise bir tek yolu var: Dil ve kültürümüzün eğitim sisteminin içine yerleştirilerek öğretilmesi.

Nitekim bunun ne kadar sonuç verici olabileceğini geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin bir çok vilayetinde gerçekleştirilen “Türkçe Olimpiyatları” etkinliklerini izlerken gördük. Bazılarının adını bile ilk kez duyduğumuz ülkelerden gelen çocukların Türkçeyi bu kadar maharetle kullanabilmelerinin yegane sebebi, Türkçe öğretiminin okullarında eğitim müfredatı içinde yer almasıdır.

İşte biz de bunu istiyoruz. çerkes dillerinin devlet desteğiyle anaokulundan itibaren öğretilmesini, seçmeli ders olarak örgün eğitim siteminin içine dahil edilmesini istiyoruz.

Bu taleplerimizi duyan hiçbir devlet yöneticisinin kasılmasına, “bir de bunlar çıktı başımıza” demesine gerek yok. Bunlar pek çok dünya ülkesinde uygulanan son derece insani isteklerdir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin artık bizi ve çocuklarımızı kendi doğrularını dayatarak “modernleştirilmesi gereken unsurlar” olarak görmeyi bir tarafa bırakıp, toplumun bütün kesimlerinin değerlerine kucak açarak gerçek manada “modern” bir devlet olduğunu göstermesini istiyoruz.

Kimse korkmasın, çHİ pankartında ifade edildiği gibi “çerkesçe Konuşmakla ülke Bölünmez”.


Sizde yorumunuzu eklemek için tıklayın.
Yorumlar
Tüm yorumları görüntülemek için tıklayın.
recep güler - istanbul
05 / 07
Sevgili erol karayel kardeşim...Ellerine sağlık demek istediklerimizi sıralamışsın,biz çerkeslerin hiç zaman yitirmeden yeni yapılacak olan anayasada haklarımızın işlenmesi için çaba sarfetmeliyiz,bu çaba nasıl ve nerelerde yapılır bunun araştırılması yapılıp eyleme geçmeliyiz,çünkü görüldüğü kadarıyla yeni oluşturulacak anayasada sadece türkler ve kürtlere haklar tanınması projeleri yapılıyor,diğer etnik gruplarela ilgili bir çalışma yapılacağına dair emare gözükmememktedir,türk ve kürt haklarını anayasal güvenceye alan 'bölücü' anayasaya taslağına karşı olmalıyız,kimliğimizin anayasal güvenceye kavuşması için neler yapmalıyız bunun tartışmasınıda yapmalıyız inancındayım...tekrar teşekkürler sevgili dostum kardeşim...