Arama

Kayseri Mitingi Niçin Önemli?

Erol Karayel


Dünya toplumları, düşünce, siyaset, ekonomi, teknoloji ve diğer bütün alanlarda hızlı bir değişim / dönüşüm sürecinden geçiyor.

Teknolojik gelişim yeni ekonomik alanlar doğurup refah seviyemizi artırırken, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle uğradığımız bilgi bombardımanı düşünce kalıplarımızı kırıyor, hepimizi bir zihniyet değişiminden geçiriyor. Ekonomik gelişim ve refah düzeyi arttıkça, bu ivmeyi yavaşlatan ya da aşağı çeken “toplumsal problemlerden” kurtulma iradesi de artıyor. İnsanlar artık sadece kendisine “rahat ve huzur” vaad eden projelere odaklanmak istiyor.
***
Nitekim, Cumhuriyet döneminde uygulamaya konulan ”bütün kimlikleri eritip tek tipleştirme projeleri” de bu iletişim teknolojilerinin geliştirdiği yeni anlayışlar karşısında tutunamayıp, çöküp gitmiştir.
21. yüzyılda artık sadece özgürlükçü yaklaşımlar karşılık bulmakta, dünya toplumları istisnasız bu yönde dönüşmektedir.
Ancak, toplumlar homojen bir yapıda olmadığı için değişimin ivme kazandığı böyle dönemlerde iç çelişkiler derinleşmekte, çatışmalar artmaktadır. Çatışmanın taraflarını ise “Eski” veya “yeni” anlayışa olan yakınlıklar belirlemektedir.
***
Çerkesler bu değişimi iki boyutlu olarak yaşıyor.
Birincisi, Türkiye halkı ile birlikte küresel dinamiklerin de etkisinde gelişen objektif bir değişim;
Diğeri de Çerkesler arasında yaşanan ve daha konuşulabilir bir Türkiye'nin ortaya çıkmasıyla başlayan “öze dönüş” diyebileceğimiz subjektif bir değişim.
Türkiye'de 80 yıl süreyle üç nesli kapsar şekilde yürütülen “kimliksizleştirme” projesine karşı oluşan tepki subjektif değişimin, yani öze dönüşün dinamiğini oluşturmaktadır.
Türkiye'de üç nesil, Kemalist Cumhuriyetin tek tipleştirme projelerinin ağır baskısına uğramıştır. Bu nesillerden 1900'lü yılların ilk 30 yılında doğan birinci grup artık neredeyse terk-i hayat eylemiştir.
1930 - 1960 arasında doğan ikinci nesil ve 1960-1990 yılları arasında doğan üçüncü nesiller ise bugün artık üniversite öğrencisi düzeyine gelmiş son jenerasyon çocuklarıyla birlikte hayat sürmektedir.
Bu 80 yıl içersinde devletin kimliklerine format atmaya çalıştığı Çerkeslerin üçüncü neslinin özellikle kentlerde doğan ciddi bir bölümü kimliğini yitirmiş, tamamen kimliksizleşmiştir. Bu kesimler için Çerkeslik artık sadece “geçmişin bir bilgisi”dir. Bu grup yaşadıkları ülkenin dominant kimliğini benimsemiş olup, herhangi bir kimlik talebi yoktur. Hatta yeni kimliklerine o kadar sahiplenmektedirler ki, kimlik talebi olan Çerkesleri “bölücü” olarak sıfatlandırabilmektedirler.
Cumhuriyet döneminin tek tipleştirme politikalarına muhatap olan bu nesillerden diğer bir bölümü ise kökleriyle bağları sürmesine rağmen resmi ideolojinin oluşturduğu illüzyonun tesiriyle ya ulus-devletçi merkezi yapıyı savunmakta; ya da Çerkesliği “bağımlısı” oldukları diğer “.izmler” üzerinden okuyup-yorumlamaya çalışarak toplumsal karşılığı olmayan hayallerin doğurduğu iç çelişkilerle derin bir “kimlik bunalımı” içinde debelenmektedirler. “Ve yahut da” diyerek, tutumlarının aynı sonucu doğurduğu gerçeğinden hareketle bu kategoride zikredilmesi gereken diğer bir kesim de kendilerini “şef” olmaya şartlandırmış, oluşturdukları sözde “iktidar alanlarını” kimseyle paylaşmak istemeyen “monopolcü” kesimdir. Bu kesimlerin Çerkesliği “egolarının” gölgesinde kalmakta, dolayısıyla egolarını toplumsal menfaatlerin de üzerinde tutmaktadırlar.
Saydığımız bu kesimlerin tamamı “eski anlayışı” temsil etmektedir.
Bütün bunların dışında var olan diğer bir kesim de, dünyadaki değişim sürecini doğru okuyarak, hızla öz kimliğini koruyup geliştirmeye yönelen ve bunun da “devlet güvencesinde, devlet eliyle” yapılmasını talep edip, irade ortaya koyanlardır. Bu gruplar aktiviteleriyle de Çerkes kimliğinin korunması ve ihyası taleplerine odaklanmış olup “yeni anlayışı” temsil etmektedir. Demokrasi, adalet ve özgürlük kavramlarından destek almakta, “kimlik siyaseti” yapılmasını savunmaktadırlar.
Bu gruplar arasındaki belirgin iki fark yeni anlayıştan yana olanların “etkin” ve “aksiyoner” olmaları; eski anlayıştan yana olanların ise “edilgen” ve “reaksiyoner” yapıda kalmalarıdır.
***
Peki kimlik siyaseti yapmak gerekli midir?
Evet gereklidir.
Çünkü bugün bu ülkede Çerkesleri yok sayma eğilimi iyice yapısallık kazanmış olup, bütün mecralarda sadece Kürtlerin ve Alevilerin hakları tartışılmaktadır.
Bu uluslararası alanda da böyledir. Örneğin AB Komisyonu tarafından Avrupa Parlamentosu’na ve Avrupa Konseyi’ne sunulmak üzere hazırlanan 12 Ekim 2011 tarihli “Türkiye 2011 yılı İlerleme Raporu”nda, sorunlarıyla birlikte Kürt ismi 40 defa, Alevi ismi 11 defa, Roman ismi de 18 defa geçerken, Çerkeslerin de dahil olduğu Lozan tanımı dışında kalan diğer müslüman azınlık grupların isimlerinden ve haklarından bir kelime ile dahi bahsedilmemektedir. Bu şu demektir: AB, Çerkesleri ve diğer grupları azınlık olarak dikkate alınır bulmamaktadır.
Türkiye'nin ulus devlet projesini anladık da, Avrupa Birliği ve diğer güçlü dünya devletleri niçin Çerkeslere sahip çıkmıyor?
Daha önce bahsetmiştik ama kısaca hatırlamakta fayda var; BM kriterlerinde “azınlık” kavramı sayıca az olanları ifade etmek için kullanılmaktadır (Bizim de artık bunu böyle anlayıp, azınlık kavramından “işkillenmememiz” gerekir). Azınlık olmanın ana kriterleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu'nca yapılan tanımlamada şöyle ortaya konulmaktadır:

Ülke nüfusuna kıyasla,
- Etnik, dilsel, dinsel... yönden farklı olma,
- Sayısal yönden az olma,
- Dominant (Başat) olmama,
- Vatandaş olma ve
- Azınlık bilincine sahip olma.

Bir ülkede bu koşulların tümünü taşıyan bireyler varsa, o ülkede azınlığın da olduğu kabul edilmekte; ülke devletinin bu gerçeği kabul etmesi veya inkar etmesi hiç bir şeyi değiştirmemektedir.
Yukarıda saydığımız azınlık olmanın beş şartından ilk dördüne objektif şartlar; beşinci şarta (azınlık bilinci) ise azınlık olmanın subjektif şartı deniliyor.
Objektif şartların tamamının mevcut bulunması durumunda bile önemli olan subjektif şart, yani azınlık bilincidir. Eğer azınlık bilinci yoksa, azınlık da yok demektir.
Bu son husus, 1991’de gerçekleştirilen AGİK Cenevre Azınlık Uzmanları Toplantısı’ndan başlayarak uluslararası arenada gittikçe daha çok kabul görmektedir.

Yapılan Çerkes Hakları mitinglerinin önemi de işte burada ortaya çıkmaktadır. Bu mitingler Çerkeslerin kimliklerine sahip çıkma bilincini görünür kılmakta, aranan beşinci subjektif şartı kristalize etmektedir.
Yani Çerkeslerin objektif şartların yanısıra subjektif şarta da haiz olduğunu ortaya koymaktadır.
Mitingler, Çerkeslerin azınlık sayılması için yeter şartlara sahip olduğunun en somut belgesi haline gelmektedir.
Çerkes halkını görünür kılan açık hava gösterilerinin misyonu işte budur.

29 Nisan'da, Çerkeslerin en yoğun yaşadığı bölgelerin başında gelen Kayseri'de yapılacak Çerkes Hakları Mitingi de işte bunun için anlamlı ve değerlidir.
Gelecek nesillerimizin anadillerini konuşan, okuyan, yazan insanlar olması için, çoluğumuz, çocuğumuz, eşimiz, dostumuzla 29 Nisan Pazar günü saat 15.00'de Kayseri Fuar Önü Miting Alanı'nda buluşalım.
Şunu da anlayalım artık, bugün “varım!” diyemeyenlerin, yarını olmayacak...

Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.