Arama

Kafkasya Gezi İzlenimleri-13 (Son)


Murat Özden

06.09,2011, SALI
Gürültülü otelimizde uyumakta zorlandığımız için sabah geç uyanıyoruz. Ekip toplanıp soluğu Leyla Kafe’de alıyor. Mükellef bir kahvaltı yapıyoruz öncelikle.

Bugün programımız oldukça yoğun. Kaberdey-Balkar üniversitesinin Adığe Dili ve Edebiyatı bölümünü ziyaret, Nalçık Müzesi, Sosruko Anıt lokantası da sırada.

Utıj Mecit Teber de ‘Çegem Şelalesini görmeden giderseniz katiyen olmaz’ dedi.

Yani çok işimiz var, çok...

Leyla Kafe’de otururken Yağan İbrahim ve Temirkan Beçmirze ziyaretimize geliyor. Yağan İbrahim Maykop’a bizimle görüşmek için gelmiş, fakat biz Nalçık’a geçmişiz. Dün Maykop’tan Xode Adnan arayıp durumu bize bildirdi. Gece dönüp bizimle görüştüler. Büyük bir hasretle kucaklaştık. Yağan İbrahim’e uğradığı saldırıdan ötürü geçmiş olsun dileklerimizi ilettik.
Kahvaltıdan sonraki ilk hedefimiz Kaberdey -Balkar Ünivesitesi Adığe Dili ve Edebiyatı Bölümü oluyor. Büyük bir içtenlikle karşılanıyoruz. Adığe Dili ve edebiyatı bölümünün 50 öğrencisi var.
Öğrencilerin tamamı kızlardan oluşuyor.Grubumuzdaki gençlerin ve kendini genç hissedenlerin tamamı hemen buraya kaydolmaya karar veriyor, bu kadar güzel kızı bir arada görünce.
Adığe dili ve Edebiyatı bölümünün dekanı Prof. Bak Zera içtenlikle bizimle ilgileniyor ve bilgi veriyor. Bu güzel ve iyi kızlarla fotoğraflar çekilerek vedalaşıyoruz.
Oradan yürüyerek Kaberdey-Balkar Ulusal Müzesi’ne geçiyoruz. Çerkeslerin binlerce yıllık yaşamından süzülüp gelen kültür mirasının objeleri özenle toplanmış ve muhafaza ediliyor. Müzenin önemli bir
bölümü Çerkes ressamların eserlerine ayrılmış resim bölümü. Ayrıca müzenin çok önemli bir bölümü de 2. dünya savaşına ayrılmış. Nedenini sorduğumda 2. dünya savaşında binlerce kişinin Almanlarla
savaşırken öldüğünü öğreniyoruz. 2. Dünya savaşının anıları hala sıcak.

Müzeyi ziyaretimiz esnasında İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin eski emektarlarından Blenih Fehmi Polat ziyaretimize geldi. Çocuklar gibi sevindik ve kucaklaştık. Eski anılarımızı tazeledik. Nalçık’a dair dedikodular

yaptık. Anavatanında gerçek anlamda mutlu ve uyumlu olarak gördük Fehmi’yi. Fehmi’nin Türkiye’de iken de gözleri az görürdü. Bir ameliyatta yanlış verilen narkozdan dolayı gözlerini kaybetmiş. Ancak olağanüstü
neşeli ve enerji doluydu. Anavatanına ve ailesine dört elle sarılmış gördük Fehmi’yi. Ona ve ailesine sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyoruz. Ayrıca Kaffed Bursuyla  Kaberdey-Balkar Ünivesitesi’nde okuyan Gönenli iki
öğrenciyle de tanışıp sohbet ediyoruz.
Müze ziyaretinden sonra Utıj Mecit’in ısrarı ve rehberliğinde Çegem Şelalesine doğru hareket ediyoruz.
Nalçık’tan sonra Çegem şehrini geçerek Balkarlar’ın yoğun olarak yaşadığı Çegem Şelalesi’ne ulaşıyoruz.
Çegem Şelalesi’nin güzelliği gerçekten anlatmakla tarif edilebilecek bir yer değil. Mutlaka görülmesi gerekiyor.
Çok yüksek kayalıklardan su gözeleri akıyor. Ve olağanüstü bir manzara oluşturuyor. Yükseklerden akan sular hiç bitmeyen bir ninni gibi yüzyıllardır çağıldıyor ve çağıldamaya devam edecek.
Şelale çevresinde birçok lokanta ve yeme içme mekanı mevcut. Mecit Teber’in daha önceden tanıdığı Kaberdey bir kadının işlettiği bir lokantada şaşlık (Rus şiş kebabı) ve kırmızı şarapla birlikte xoxu (konuşma)lar… Bol miktarda amin diyoruz. Hiç ayrılmak istemiyoruz Çegem şelalesinden ama Maykop’a dönmemiz lazım ve önümüzde kat edilmesi gereken 450 km yol var. Hava kararmadan kalkıyoruz. Nalçıkta Utıj Mecit Teber’le vedalaşıp Maykop’a doğru hareket ediyoruz. İki günde Kaberdey-Balkardan ve Nalçık’tan hiç birşey anlayamadık. Tekrar gelmek üzere kendimize söz
vererek ayrılıyoruz Kaberdey-Balkar topraklarından.
Sarı gazelle ile zor ve şamatası bol bir yolculukla gece saat 2.30 da Maykop’a ulaşıyoruz.

07.09.2011, ÇARŞAMBA

Sabah saat beşte Orhan Halman büyük bir telaşla sarsarak uyandırıyor beni. "Yılmaz Amca kalp krizi geçiriyor çabuk kalk" diyor. Büyük bir telaşla yatağımdan fırlayıp alelacele giyiniyorum. Büyük bir paniğe kapılıyoruz. Ev sahibimiz ve komşumuz Dzibe Osman’a ve Çetav Akife de haber vermişler. Onlar da yetişmişler. Dzibe Osman ambulansa haber vermiş ama gelen
giden yok. Orhan "dil altı hapını verdim" diyor. Yılmaz amca iyiyim diyor ama hiç de iyi görünmüyor. Ambulans da gelmiyor bir türlü. Yılmaz amcanın koluna girip Dzibe Osman’ın arabasına bindirip hastaneye ulaşıyoruz.
Önce sabahın beşbuçukunda hastanenin güvenliği bizi içeri sokmak istemiyor. Onu aşıyoruz. Fakat hastanenin kapıları kapalı.
Sesleniyoruz, fakat açmıyorlar. Zaten gergin olan sinirlerim bir anda boşalıyor ve avazım çıktığı kadar bağırarak hastanenin kapısını ve pencerelerini tekmeleyip yumruklamaya başlıyorum; arkadaşlarım  güçlükle sakinleştiriyor. Neyse hastanenin kapıları açılıyor.
Burada hastalar hastaneye mutlaka ambulansla sevk edilirmiş. Bizi hasta değil de narkoman zannetmişler. Durum anlaşıldı ve Yılmaz Amca’nın tetkikleri yapıldı. Uzun ve yorucu yolculuk, beslenmesine dikkat etmemesi sonucu kalp ritminde bozukluk oluşmuş. En az bir hafta hastanade kalması gerekir dediler. Yılmaz Amcayı hastanede bırakıp eve dönüyoruz.
Bütün programlarımızla birlikte sinirlerimiz ve moralimiz de alt üst oluyor. Programımızda Abhazya ziyareti vardı. Onu kesin olarak
programdan çıkarıyoruz.
Öğleden sonra Yılmaz Amcanın ziyaretine giderek ihtiyaçlarını götürüyoruz. Neyse ki durumu ve morali iyi görünüyor. "Dün Nalçık’ta
o şaşlıkları yemeyecektim. Çünkü doktor bana kırmızı eti kesinlikle yasaklamıştı" diyor. Üstüne bir de yorucu yol binince bu durum ortaya çıkıyor.
***
Yürüyerek Dişeps’in karşısındaki Tetiy Kafede konuşlanıyoruz. Türkiye’den gelen birçok arkadaşla birlikte sohbet ederek zaman geçiriyoruz. Batıray Özbek geliyor ve bizi evine davet ediyor. Özbek, bu gezide bizi en iyi anlayan aradığımıza ulaşmamız için bize yardımcı olmak için adeta çırpınan gönüllü rehberimizdi. Buradan ayrıca teşekkür ediyorum kendisine. Prof. Bırsır Batırbiy ile komşu. 30 yıl Almanya’da yaşadıktan sonra anavatana yerleşmiş. Almanya’da yabancılara Almanca öğretilmesi konusunda dersler vermiş. Şimdi bu sistemin Adığece’ye uyarlanması için Çeraşe Tembot Enstitüsü’nde çalışmalar yürütüyor. Eşi Sveta ve kızları ile birlikte mutlu bir yaşam kurmuş.
Evi adeta bir müze gibi. Bir ömür boyu Çerkeslere ait çok değerli objeler biriktirmiş. Birçoğu orjinal. Resimlerini çekiyoruz. Akşam
saatlerinde eşinin hazırladığı sofrada vatana dair sohbetler ediyoruz. Erken müsaade istiyoruz.

***
Ayda bir Maykoplu Adğe gençler Flarmoni binasının önünde toplanıp düğün yapıyorlar. O bugün yapılıyor. Gençlerin düğününe iştirak
ediyoruz. Enaz 300-400 gencin katıldığı müthiş enerjik adiğeceug izliyoruz. Hatiaqo süslü hatiaqo sopasıyla gayet güzel düğünü idare ediyor. Her oyuncuyu oyuna çıkartırken esprili ve düğünün coşkusunu artıracak konuşmalar yapıyor. Ve düğünün mutlak hakimi, çok saygı görüyor. Bir genç oyun sırasında değişik dans figürleri yapmaya kalkınca düğünü durdurup genci oyundan attı. Düğündeki kız sayısı erkeklerden çok fazla, genç arkadaşlara buradan tüyo vereyim.

Gençlerden aldığımız enerjiyle birlikte moralimiz düzelmiş olarak eve dönerek bir günü noktalıyoruz.

08.09.2011      PERŞEMBE

Sabah erkenden kalkıyoruz. Kısa bir kahvaltıdan sonra hastaneye gitmek üzere Orhan Halman’la birlikte evden ayrılıyoruz. Taksicimiz bir Abzax.
Soruyoruz ‘Burada Abzax bırakmadılar, sen nasıl kalabildin’ diye. O da ailesinden o zaman çocuk yaşta olan büyük dedesinin gemiye yetişemeyişinin hikayesini anlatıyor.

Duygulanıyoruz.
Hastanede Yılmaz Amcayı son derece yüksek moralli ve iyi buluyoruz. Yalovalı Doğan Yüksel’in hastanede kardiolog bir akrabası var. Doğan gerekli bilgiyi alıyor. Yılmaz amca bir gün daha müşahade altında tutulacak ve gerekli tetkikler yapılacak.
Hastenaden ayrılıp Dişeps’e geçiyoruz. Çay içip istirahat ediyoruz. Yarın Maykop’ta ve anavatandaki son günümüz. Hediyelik bir şeylerde almamız lazım.
Düzce’den Maykop’a yerleşen Zeki Devrim’in hediyelik eşya satan dükkanına gidiyoruz. Çok güzel objeler var. Ancak paramızda çok azalmış neredeyse suyunu çekmek üzere. Bütçemize uyarlayarak seçiyoruz  hediyelik eşyalarımızı. Çok ilgi gösterdi Zeki Devrim.
***

Doğan Yüksel bizi bir sergiye götürüyor. Burası mükemmel bir resim sergisi müzesi. Son derece büyük ve ferah bir bina. Bir çok ressamın eserleri sergileniyor. Burada Yuri Stash’la tanışıyoruz. Kartında Fashion Desinger (moda dizaynırı) yazıyor. Fakat o bir modacı olmanın ötesinde bir ressam, bir heykeltıraş, bir filozof ve Çerkes meselesini sanat yoluyla bütün dünyaya duyurup Çerkes Halkını uyandırmaya çalışan bir vatansever aslında.
Eserleri hem Türkiye’de hem de dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenerek tanıtılmalı mutlaka.
***

Yine Dişepse dönüyoruz. Maykopta  bütün yollar Dişeps’e çıkıyor galiba. Çetav İnal ve Şamil Özbek’le karşılaşıyoruz. Çetav İnal serzenişte bulunuyor. "15 gün oldu geldiğiniz. Daha bir Bismillah diyemedik" diyor. "O zaman ya bugün, ya da hiç bir zaman; çünkü yarın dönüyoruz" diyorum.
O zaman bugün misafirimsiniz diyor ve akşam Nart Restaurant’ta buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Dişepsten ayrılıp Çeraşe Tembot müzesine gidiyoruz. Müzede Çeraşe Tembot’u anma etkinliği var. Batıray Özbek, Yenemıko Mevlüt Atalay, Tiyatrocu Çepaye Murat, Prosör Mir, Çeraşe Tembot’un eşi, müze çalışanları ve ismini şimdi hatırlayamadığım birçok kişinin katıldığı bir etkinlik oldu. Adiğe tv çekimler yaptı.

Anma etkinliği bitince Batıray Özbek Üniversite’ye gidelim sizi Adiğe Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün öğretim üyeleriyle tanıştırayım diyor. Diğer taraftan Mevlüt Atalay, "Meşbaşe İshak’ın yanına gidiyorum, sizi onunla tanıştırayım" diyor. Benim tercihim her ikisi, ama ikisi birden mümkün olmadığı için tercihimizi
Meşbaşe İshak’tan yana kullanıyoruz.
Adığe Yazarlar Birliğine yürüyerek gidiyoruz. Tarihi denebilecek büyük bir bina. 40 civarında üyesi mevcut olduğunu öğreniyoruz. Adığece ve Rusça dergi yayınlanıyor. 70 Yıldır aylık olarak yayınlanan Zekoşnığ (Kardeşlik) dergisi burada yayınlanıyor.
Meşbaşe İshak’ın odasına geçiyoruz. İshak asla 80 yaşında göstermiyor. İnanılmaz derecede enerjik ve esprili aynı zamanda. Bize de yüksek bir değer veriyor. Sekreter çayları getirirken, son derece pahalı bir kanyak açıyor. Adığe Edebiyatının en büyük ve en fazla üretmiş yazarıyla birlikte xoxu yapıp amin diyoruz.2 saatin üzerinde sohbet ediyoruz. Büyük yazar anılarını yazıyor ve bir roman üzerinde çalışıyormuş.

Parlamenterlik dönemindeki Yeltsin’le olan anılarını anlattı. Dünyanın çeşitli yerlerinde başından geçenleri anekdotlar halinde aktardı.
Meşbaşe İshak Adığe Yazarlar Birliği Başkanı. Rusya Federasyonu Yazarlar Birliği’nin Başkan Yardımcısı. 30’un üzerinde roman ve şiir kitabı mevcut.
Eserleri 13 dile çevrilmiş. İnşallah onu Türkiye’de de çok tanınan bir yazar haline getirebiliriz.

Odasının duvarında Rusya Devleti’nin en yüksek nişanı verilirken Putin ile birlikte çekilmiş bir resmi var. Ayrıca Krasnodar Kray’ın Başkanı Tkaçev ve Thaguşine Aslan’la  birlikte çekilmiş bir fotoğraf daha var.

Meşbaşe İshakın 13 Ekim 2011’de Türkiye’ye gelmesi planlanmıştı. Ancak Dünya Çerkes Birliğinin toplantısı 7-8 Ekim 2012 tarihlerine alınmış ve istanbul’da yapılacakmış.
İki etkinliğin bir arada olması uygun görülmüş. Mevlüt Atalay bunu bildirmek için gelmişti. Ama bu görüşme bizim için bir haber iletmekten çok daha büyük bir anlam ifade ediyordu. İstanbul’da mutlaka görüşmek dileğiyle vedalaşıyoruz büyük yazarla.
***
Çetav İnal’ın davetlisi olarak Nart Restaurant’a gidiyoruz. Masamızın onur konuğu ve thametesi Adığey Kültür Bakanı Çemişo Gazi. Çetav İnal, Şamil Özbek, Mehmet Yediç, Orhan Halman, Ergün Güldal ve Mevlüt Atalay da bulunuyordu. Çok hoş ve derin sohbetlerin olduğu bir gece yaşadık. Ayrıca Kültür Bakanımız
Çemişo Gazi Düzce’de Kurulmakta olan Çerkes Müzesi için uzman gönderme sözü verdi.
Son kez yatacağımız evimize dönüyoruz.
***
9.09.2011, CUMA
Bugün anavatanımızdaki son günümüz. İçimizi bir hüzün kaplamış vaziyette. Kahvaltılardaki şamatalarımızdan eser yok nedense. Kimsenin canı bir şey yemek istemiyor. Yılmaz Amca hala hastanede. İlk işimiz gidip onu hastaneden çıkarmak olacak. Ama içimizde hala bir şüphe var. Ya hastanede daha yatması gerekir derlerse, ya da uçak yolculuğu yapması sakıncalıdır derlerse, diye kuşku içersindeyiz.
Ancak hastanede hiçbir problem çıkmadı. Yılmaz amcayı tek kuruş ödemeden hastaneden teslim aldık. Rusyanın sağlık sistemi biraz köhne gibi dursa da, hiç kimse sağlık harcamaları ile ilgili para ödemiyor. Herkes sağlık sistemine parası olsun ya da olmasın erişebiliyor.
Hastaneden eve dönmemiz öğleden sonrayı buluyor. Öğleden sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor. Sanki anavatanımız biz ayrılacağız diye gökler ağlıyor. Yağan yağmur hüznümüzü daha da arttırıyor adeta.
Gece 3.30 da kalkacak uçağımız Krasnodar’dan. Akşam 10.30 gibi çıkacağız Maykop’tan sarı Gazellemizle.
Boşluğa düşen insanların ne yapacaklarını bilmedikleri gibi biz de ne yapacağımızı bilemiyoruz bir türlü. Öğleden sonra her zaman olduğu gibi Dişeps Kafe’ye gidiyoruz. Akşama kadar sohbetler edip hasret gideriyoruz. Akşam olunca 14 gündür yaşadığımız evimize dönüyoruz. Nedese fena halde alışmışız buraya.
Ayrılmak istemiyoruz bir türlü evimizden. Eşyalarımızı topluyoruz. Son bir defa bakıyoruz 14 gündür yaşadığımız evimize.
Dişeps’te toplanıyoruz son kez. Yağmur da tüm şiddetiyle devam ediyor hala. Hiç kimsede yemek yiyecek iştah falan yok. Tüm dostlar bizi uğurlamak için toplandılar, Çetav İnal, Çetav İbrahim, Mevlüt Atalay, Xode Adnan, Açmüj Hilmi, Çetav Akif, Batıray Özbek, Doğan Yüksel hepsi oradaydılar bütün dostlarımız. Bizimle birlikte, anavatana yerleşen Kaya Şenvar da gelecek İstanbul’a. Onu da evinden alıp Krasnodar’a gideceğiz. Dişeps’te vedalaşalım diyoruz.
Ancak dostlarımız bizimle biraz daha birlikte olabilmek için Kaya Şenvar’ın evinin önünde vedalaşmak istiyorlar. Bu yağmurda gelmenize gerek yok desek de anlatamıyoruz.
Yağan sağanak yağmur altında Kaya Şenvar da dahil oluyor sarı Gazellemize. Son bir kez dostlarla içtenlikle kucaklaşıyoruz. Tüm ekibi güçlükle arabaya bindiriyorum. Hiç kimse ayrılmak istemiyor anavtanından. En son arabaya binecekken Xode Adnan birden arabanın kapılarını kapatıp bana sarılıyor ve "Murat Abiyi göndermiyoruz. Siz gidebilisiniz" diyor. Gerçekten bir hoş oldum ve ağlamamak için kendimi zor tuttum. Bunu bir şaka olarak yapmıştı Adnan ama inanın çok duygulandım.
Arabanın ön tarafına bindim. Yağmur altında bekleyen tüm dostlara gözden kayboluncaya kadar el salladık. Gecenin karanlığında yağmur Gazelle minibüsün ön camını ıslatırken, dışarda zorlukla tuttuğum gözyaşlarım da artık beni dinlemiyorlardı.
2 saatlik bir yolculuktan sonra gece 01.00 gibi Krasnodar’a vardık. 3.30’da Krasnodar’dan havalanıp sabah 5.30 gibi İstanbul Sabiha Gökçen’de oluyoruz.

***
Hepimiz Kalbimizin yarısını anavatanımızda bırakarak Türkiye’ye döndük. Tekrar ne zaman ziyaret edeceğimizin planlarını daha uçaktan inmeden yaptık.
Halkımızın durumunun ne olduğunu şimdi artık daha iyi biliyoruz. Azınlık Halkları için pozitif ayrımcılık yapılan bir devlette neler yapılabildiğini; ama ırkçı baskıların uygulandığı bir devlette nasıl yok olunduğunu daha iyi görebiliyoruz.
Bu buluşma bana çok şey öğretti. Anavatanımızdaki insanlarımızın Türkiye Çerkeslerine ne kadar çok ihtiyacı olduğunu tespit ettim.
Ama Türkiye Çerkesleri hızla yok oluyor. Böyle devam ederse, değil anavatanına dönecek, ‘Çerkesim’ diyecek insanları bile bulmakta zorlanacağız yakın gelecekte. Onun için Türkiye’den her türlü pozitif ayrımcılık haklarını almak ve ulusal kimlik bilincini inşa etmek için daha çok çalışmamız ve mücadele etmemiz gerektiğini düşündüm.
Anavatanımızla ilk kucaklaşmamızda bizden sıcak ilgilerini esirgemeyen tüm dostlarımıza ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Aydınlık yarınlarda buluşmak üzere !
















Sizde yorumunuzu eklemek için tıklayın.
Yorumlar
Tüm yorumları görüntülemek için tıklayın.
kanoko haydar kartal - KAYSERİ
02 / 08
MURAT ABİ ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM ZEVKLE OKUDUM HER BİR BÖLÜMÜNÜ BAZEN TEWKRAR EDEREK OKUDUM ORALARI TANITTIN KİŞİLERİ TANITTIN ÇOK SAĞOL VAR OL Wİ MAXUE F'IWE