Arama

Kabile, Kent, Devlet…

Erol Karayel

erolkarayel26@gmail.com

çoktan beri zihnimi meşgul eden bir konu var: Tarihin bilinen en eski zamanlarından beri var olmalarına rağmen, çevrelerinde pıtrak gibi ulus yapıları türerken, Kafkas halklarının toplumsal gelişimi niçin donmuş ve kabile yapısı aşamasında takılıp kalmıştır?

Kök ve dil birliği olanlar bile niçin kendi içlerinde bütünleşememiş ve günümüzün modern ulusları arasına katılamamışlardır?

***

Yaptığım okumalar beni, bu gelişmemişliğin sebebinin Kafkasyalıların modern dönemde kendi devletlerini kuramamaları olduğu sonucuna çıkarttı.

Peki neden?

Zeki ve sağlıklı insanlardan oluşan Kafkasya’nın bu dirençli ve mücadeleci toplumları neden yüzyıllar boyunca kendi devletlerini kurmaya muktedir olamadılar?[1]

***

İbn Haldun 14. yüzyılda yaşamış ve çağını aşmış bir düşünür.

Modern tarihçiliğin, sosyolojinin ve iktisadın öncülerinden sayılıyor. Batı dünyasında Aristo’dan sonra en çok beğenilen düşünce adamı sıfatına sahip.Yedi ciltlik dünya tarihini konu alan kitabını takdim maksadıyla kaleme aldığı meşhur eseri “Mukaddime” için İngiliz tarih felsefecisi Toynbee, Mukaddime’deki tarih felsefesi, nevinin en büyük eseri. Şimdiye kadar, hiçbir ülkede, hiçbir çağda, hiçbir insan zekâsı böyle bir eser yaratmamıştır.[2] der.

İbn Haldun’un geçerliliğini hala sürdüren ve saygı gören modellemeleri aslında çerkeslerin yaşadıklarını da oldukça akla yakın bir şekilde tefsir etmektedir.

 

“ASABİYYE”

İbn Haldun’un, Mukaddime’sinde, toplumsal örgütlenmelerdeki farklılaşmaları izah ederken kullandığı “asabiyye” terimi yerli ve yabancı pek çok sosyologun en çok üzerinde durduğu kavramdır.

İbn Haldun “asabiyye” kavramıyla, insan gruplarındaki “topluluk duygusunu” güdüleyerek ilkellikten medeniyete geçişi sağlayan kolektif bağa işaret ediyor.

İbn Haldun'a göre ilk önceleri aile bağları (klan[3] (E.K.)) şeklinde tezahür eden bu bağ zamanla kabile[4] ve kavim[5] bağına dönüşüyor.

***

 “Asabiyye” kavramının iki aşamada tezahür ettiğini belirten ve bunlardan birincisini “soy asabiyeti” olarak tanımlayan İbn Haldun, kan temelli olan bu “asabiyye” bağının bir toplumun devlet kurmasına kadar yeterli olacağını söylüyor.

“Asabiyye”nin ikinci tezahür şeklini de “sebep asabiyeti” olarak tanımlayan İbn Haldun, devlet kurma aşamasından sonra kan bağının yetmeyeceğini, yerini din ve hanedana bağlılık şeklindeki bir başka sebebin alacağını söylüyor.

 

GöçEBELİK, YERLEŞİKLİK

İbn Haldun soy asabiyetinin ilkel (göçebe/bedevi) toplumlarda; sebep asabiyetinin ise daha çok medenî (yerleşik/hadari) toplumlarda yaygın olduğunu belirterek, ilkel ve medeni toplumların oluşumunu şöyle özetliyor (sadeleştirilmiştir E.K.):

Geçimlerini sağlayıp yaşamlarını sürdürmek için insan topluluklarından bazıları ziraat ve ekinle; bazıları da ürünlerinden yararlanmak için koyun, sığır, keçi, arı ve ipek böceği hayvancılığıyla meşgul olurlar.

İşte, geçimlerini ziraat ve hayvancılıkla sağlayanlar mecburen göçebeliğe (bedevilik) yönelirler. çünkü ekebilecekleri ve hayvanlarını otlatabilecekleri geniş alanları kentlerde değil ancak kırlarda bulabilirler. Bu insanların kırda yaşaması kaçınılmaz bir durumdur...

Geçimlerini bu şekilde sürdürenlerin durumları düzelir ve zaruri ihtiyaçlarının üzerinde bir bolluğa ulaşırlarsa, bu durum onları yerleşik düzene geçmeye, kentsel hayatın özellikleri olan beslenmede, giyim kuşamda daha iyisini elde etmek için yardımlaşmaya, geniş evlerde oturmaya velhasıl kentler oluşturmaya iter (hadarilik).[6]

 

KENTLER… MEDENİYETİN BEŞİĞİ

Evet, İbn Haldun’un medeni yaşamın mekanı olarak tanımladığı kentler, tarih boyunca, kültür ve medeniyetlerin doğduğu, geliştiği ve yayıldığı yerler olmuştur. Medeniyetlerin çoğu zaman kentlerde ortaya çıktığı ve kentlerin çökmesi ile birlikte medeniyetlerin de çöktüğü görülmektedir. [7]

Kuruluşu M.ö. 4000 yıllarına uzanan ilk kent yerleşimleri o tarihten bugüne büyük bir değişim geçirmiştir. “Bu tarihsel gelişim süreci içinde kentler, site, polis, komün ve kent devletleri gibi adlar alırken, uygarlıkta da büyük bir dönüşüm yaşatmıştır. Tarih boyunca kültür ve uygarlıkların doğduğu, geliştiği; çeşitli uygarlıkları da varlığı ile etkileyen yerleşim mekanları olmuştur kentler.” [8]

Kent devleti, yalnızca Eski Yunan’a özgü bir kurum olarak düşünülmemelidir. (…) Politika kavramının atası olan Yunan ‘polis’i, dağınık çiftçi ve köylülerin bir araya gelebileceği, kadın ve çocukların güvende olduğu, savunmanın daha kolay yapılabildiği güçlü bir noktayı göstermektedir. Polis içerisinde doğup gelişen felsefî-politik düşünce sistemleri, polislerde yaşayan insanların bütününü olmasa da, önemli bir kısmını politize etmekte ve onların siyasal bir bilince ulaşmalarını sağlamaktadır.”[9]

“Max Weber bir yerleşim biçiminin kentsel topluluk olabilmesi için: a-Savunma amaçlı kalesi, b- Pazarı, c- Mahkemesi ya da göreli otonom yasaları, d- Kısmi bir ekonomisi ve özerkliği olması gerektiğini belirtir. Weber’e göre bu nitelikleri taşıyan kent siyasal bir birimdir.”[10]

Weber “siyasal birimdir” diyor; yani siyaset yapılan yer.

Siyaset ne demek?

Siyaset veya politika literatürde, “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış” [11] olarak tarif ediliyor.

İnsan topluluklarının devletleşme sürecine geçebilmesi için kent yaşamı oluşturabilmeleri çok önemli. çünkü siyaset, kırda, mezrada, köyde değil ancak kurumlarıyla devletin küçük bir modeli olan kentlerde yapılabilir.

Kentler kurulamadığında devletleşmenin zemini de oluşmamış demektir.

Kent yoksa, yazı, kitap ve eğitim de yok demektir.

 

***

Göçebelerle yerleşik halk arasında siyaset, sevk ve idare bakımından farklılıklar görüldüğünü belirten İbn Haldun, göçebe cemiyetlerin, ilkel aşiret ve kabilelerin sevk ve idaresine riyaset (başkanlık); yerleşiklerinkine ise mülk (hükümdarlık, saltanat) adını vermektedir.

Yerleşik bir cemiyetin başında melik (hükümdar, sultan, padişah) vardır ve hükümdarın bir mülkü (devleti) ve devlet teşkilatı bulunmaktadır.

Göçebe cemiyetlerin başında ise bir reis (başkan) vardır ama reisin bir devleti ve devlet teşkilatı bulunmamaktadır. Gerektiğinde başında reisin bulunduğu kabilenin genci, yaşlısı, erkeği, kadını onun etrafında birleşir; daimi bir teşkilatın parçası olmadıkları için de işleri bittiğinde dağılırlar.

***

Şimdi bu bilgiler ışığında Kafkasya’ya ve Kafkasya toplumlarına bakalım.

 

ANTİK DöNEM KENTLERİ ve KAFKAS SUB ETNOSU

 

- Grek ve Bizans Koloni Kentleri

Kafkasya toplumlarının tarihine bu bilgiler ışığında baktığımızda gözlerimiz öncelikle siyaset üretecek evsafta herhangi bir kent olup olmadığını arıyor.

Evet, Karadeniz kıyısında kurulmuş, geçmişi milat öncesine uzanan pek çok eski yerleşim birimi (Dioskuria (Sohum), Gorgippia (Anapa), Hermonassa ve Phanagoria(Taman’da), Pantikapea (Kerç), v.d.) var. Ancak bu kentlerin tamamı siyasetin değil, sadece ticaretin merkezi olmuş. Geçmişi M.ö. V. yy uzanan bu kentleri kuranlar da yerel topluluklar değil, Grek ve Bizanslılardır. Tamamı da ticaret (ve sömürü) maksadıyla kurulmuştur.  

Kafkasya, hem doğu ve batı, hem kuzey ve güney ekseninde ticaretin önemli bir kesişme noktasındadır. Karadeniz kıyılarında Yunan kolonileri kurulduktan sonradır ki Karadeniz önemli su yollarından biri haline geldi. O zamandan başlayarak Karadeniz’i Doğu ülkeleriyle bağlayan başka ticaret yolları da ortaya çıktı.[12]

Kafkasya’da ki bu iki temel dış ticaret yolu (Avrupa’dan Asya’ya, Asya’dan da Avrupa’ya mal ihraç eden) Kafkasya içerisinde tali yollarla birbirlerine bağlanmakta ve Kafkasya’yı Kuzeyden güneye ve doğudan batıya doğru bağlayan kara ticaret yoluyla tamamlamaktaydı. Bu dış ticaret yolundan biri büyük Kafkas dağlarının ortasındaki “Daryal Deçidi”nden; diğeri de Hazar Denizi sahili boyunca Derbent’den geçerdi.[13]

***

İnsanları etrafına toplayan ticaretin bu önemli kıyı kentleri kuruluşlarından itibaren hep aynı amaca hizmet ettiler: Ticaret ve sömürü.

Bu kentlerde yönetim hiçbir zaman yerli halkların kontrolüne geçmedi. Ermeniler dışında kentin yerleşik ahalisi de olmadılar. Yerliler, potansiyel müşteri veya mal arz eden bireyler olarak kaldı, kent imkanlarından herhangi bir şekilde faydalanamadılar.

örneğin, Roma İmparatorluğu Kafkasya kıyı şeridini de içine alacak şekilde bir kentler konfederasyonuydu. Akdeniz’de çok sayıda kent devletini birleştirmiş, bunun yanında yeni kentler de kurmuştu. Bu ağ Roma’nın fetih ve dayatmaları ile olmuştur. Mali kaynaklar büyük ölçüde -gönüllü ve yarı gönüllü- bağışlarla sağlanıyordu.  Toplanan vergilerin büyük çoğunluğunu Roma merkezine vermek zorunda olan Site, doğrudan vergi koyamazdı. çünkü bu iş Roma’nın tekelindeydi. Roma imparatorluğu döneminde Siteler sosyal ve siyasal özerkliğini kaybetmiş ancak varlığını korumuştur. [14]

Yani bu kıyı kentleri Yunan ve Roma merkezi yönetiminin kontrolünde iken yerel halk adına yapılacak siyasetin değil, sömürü ve ticaretin merkezleri olmuştur. Kafkasya’daki kıyı kentlerinin tamamının da kaderi aynıdır.

 

- Hunlar Bizans Etkisini Kırıyor

Bu gidiş IV. Asrın ikinci yarısında Hunların ortaya çıkmasıyla sona erdi. Hunlar Bosfor, diğer adıyla Pontus Şark Krallığını ve Azak Denizi sahilleriyle Taman Yarımadası’ndaki Yunan Kolonilerini ortadan kaldırdı. Bu şehirlerin ortadan kalkması, Karadeniz’in Kafkasya sahillerindeki diğer kolonilerin de düşmesine sebep oldu. Az zamanda mamur ve zengin bir hale gelen şehirlerin yerinde sadece harabeler kaldı. Sonsuz muharebeler ve düşman ordularının istilası nüfusun azalmasına, ticaret bağlarının bozulmasına ve tarihi ticaret yollarının tahrip edilmesine sebep oldu. Asya’nın derinliklerinden birbirini takip ederek gelen göç dalgalarının baskısı altında Kuzey Kafkasya da aynı duruma düşmüştü. Bu durum Arap hilafetlerinin kuruluşuna ve Kafkasya’da Arapların ortaya çıkışına kadar devam etti. Arap hakimiyeti ön Asya’nın siyasi durumunda birkaç asır için istikrar temin etmiştir.[15]

 

- Araplar Kafkasya’da

Araplar VII. yy’ın ikinci yarısında güneyden Tiflis’e kadar gelmişler, oradan doğuya dönerek Derbent’i almışlar ve Dağıstan’a girmişlerdir. Arapların Hazarlar ve Dağıstan kabileleriyle yaptığı savaşlar miladi 8. Asrın ilk yarısına kadar devam etmiş ve Arapların kati zaferiyle sonuçlanmıştır.  Araplar döneminde Kafkasya’da ticaret çok gelişmiştir. Kurulan şehirler yine siyasi değil ticari merkezler olarak kalmıştır. Bu dönemin en önemli ticari merkezleri Derbent, Berda, Ermenistan’da Dabil, Tiflis ve Karadeniz ve Azak’taki birçok liman şehirleridir.[16]    

Bu dönemde konjonktürün denk düşmesiyle[17] bir tek Abazalar geleneksel devlet tanımına uygun bir krallık yapısı ortaya çıkartabilmişlerdir.

XII. asrın ikinci yarısında üçüncü Davit Tiflis’i zapt ederek Müslüman hakimleri oradan çıkardı ve Gürcistan’la Abhazya’yı kendi hakimiyeti altında birleştirdi. Tiflis’in alınmasıyla Kafkasya’da Arap hakimiyetinin de sona erdiği kabul edilir. Bu dönemde Güney Kafkasya’nın Batı bölgeleri III. Davit’in kontrolüne girerken, doğu bölgeleri de Selçukluların eline geçmiştir. [18]

 

- İtalyan Tüccarlar Dönemi

XII. asrın sonuna doğru Kafkasya sahillerinde Venedik ve Cenevizli tüccarlar peydah oldu. Karadeniz kıyılarında ticaret tekrar canlandı. Kırım sahillerinde Kefe kuruldu, Pontikapea tekrar canlandırıldı. Karadeniz’in Kafkasya sahillerinin tamamı Cenevizlilerin kontrolünde idi, Kuban Nehri’nin döküldüğü Ahtar Körfezi, Anapa, Sivastopol ve Sohum ticaret merkezleri olarak canlandırılmıştı. İtalyan tüccarlar en çok Ermenilerle münasebetlere girişmişlerdi. Zira Kafkasya’da ticaretle en çok Ermeniler uğraşıyordu. Bütün İtalyan ticaret kolonilerinde birer Ermeni Mahallesi bulunuyordu. İtalyan tüccarlar bölgeye tamamıyla ticari yaklaşıyorlardı. Bu dönemde de bu şehirlerde herhangi bir örgütlü yerel siyasi oluşum ortaya çıkmamış, tamamı ticaret kentleri olarak kalmıştır.[19]

Bu durum Osmanlıların İstanbul’u fethine kadar devam etti. Osmanlı Karadeniz’i iç deniz olarak görmeye başladıktan sonra Ceneviz ve Venedikli tüccarlar bu bölgeden çekilmek zorunda kaldı.

 

İNGİLİZLER KAFKASYA’DA

Bilahare İngilizler, Astrahan üzerinden Güney Kafkasya’da Şirvan şehrini merkez alarak yaptıkları ticari faaliyetlerini bölgeyi saran Osmanlı-İran harplerine kadar sürdürdüler. İstikrarsız ortamın uzun sürmesi sebebiyle de 1581 senesinde İngilizler Kafkasya’dan tamamen çıktılar.

 

…VE RUSYA

Bu arada Kuzey’de XVI. Asrın ikinci yarısında Kazan’la Astrahan’ı ele geçirmiş olan Rusya Kafkasya’ya gözünü dikmişti. 1604 senesinde Dağıstan’ın Tarkı şehrine yürüyen Ruslar 300 sene sürecek saldırılarını başlatmış oldu. Rusların Kafkasya’ya ayak basmasından sonra Kafkas halkları için geleceklerini dizayn edebilecekleri bir fırsat bir daha ellerine geçmedi.

Rusların Kafkasya’ya yönelik aralıklarla gerçekleştirdikleri saldırıların peryotları gittikçe daraldı. Ancak Kafkas halkları gerekli firaseti gösterip bütünleşemedi; ne kendilerini koruyabildi, ne kentlerini kurabildi, dolayısıyla ne de bir devletleşme sürecine girebildi.

1800’lerin ilk yarısında İmam Şamil’in devlet idaresi oluşturma yönünde ciddi girişimleri olmuşsa da yerleşik bir kent düzeninin gücü ve desteği yanında olmadığı için başarılı olamamıştır.

***

Aynı şekilde 13 Haziran 1861’de Hacı Giranduk Berzeg liderliğinde Kuzey Batı Kafkasya’da oluşturulan Büyük özgür Meclis bir devlet olma iradesi ortaya koymuşsa da devletleşme süreçlerinin yaşanmasına fırsat bulunamamıştır.

Benzer bir teşebbüs olarak 11 Mayıs 1918’de kuruluşu ilan edilen Kuzey Kafkasya Dağlı Halklar Cumhuriyetini kurma girişimi de aynı sebeplerle akim kalmıştır.

***  

Bugün Kafkasya’da sahil boylarındaki antik dönem kalıntıları dışında kent yaşamına işaret eden tarihi bulgulara sahip değiliz.

Kafkasyalılar Yunan, Bizans, Venedik ve Cenevizliler ile Osmanlılar’ın  kurdukları sahil bandındaki kentlerde özne değil, hep nesne olmuşlardır. Kolonicilerden günlük ihtiyaçlarını almışlar, onlara ne istiyorlarsa istediklerini de vermişlerdir. Sadece ticaret yapmışlardır. Hiçbir şekilde kentlerin yönetimine müdahil olamamışlardır.

Sebebi de klanlar ve kabileler halinde yaşayan göçebe (kır ve köylerde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan) bir toplum olmalarıdır.[20]

 Bir topluluk bedevilikten haderiliğe geçer­ken, aşamalı olarak riyaset sistemi de mülke dönüşür. Bu köklü bir değişikliktir ve bir bakı­ma kaçınılmazdır. çünkü riyasetle yönetilen kabile asabiyetinin nihai amacı mülktür. Aslın­da haderi toplumlarda gözlenen mülk ve dev­let de, bedevi ha/attan haderi hayata geçildi­ğinde riyaset tabii olarak mülke dönüşür, [21]  saptaması, yerleşik düzene geçilemediği için Kafkasya’da makes bulmamıştır.

Yani özetle Kafkasya’da bir devletin oluşabilmesi için kabilelerdeki yönetim gücü bir kentte birleşip merkezileşememiş, siyasal bir örgütlenmeye dönüşememiştir. Kurulan kentlere müdahil olunamadığı gibi yerli halklar kendileri müstakil kentler de kuramamışlardır.

Bunu, kızıyla birlikte Kafkasya’ya giden ve turistik bir gezi gerçekleştiren dostumuzun dönüşte kızına Kafkasya’yı nasıl bulduğunu sorduğunda aldığı, “Coğrafya 10 ama tarih 0” mealindeki cevabı veciz bir şekilde ifade etmektedir.

Peki o zaman soralım:

 

KAFKAS HALKLARI NİçİN KENDİ KENTLERİNİ (VE TABİİ Kİ DEVLETLERİNİ) KURAMADI?

 

Bunun birden fazla sebebi var.

 

         1. Coğrafi faktörler

Coğrafya’nın yüksek dağlar ve derin vadilerle parçalanmışlığı Kafkasya toplumlarının bir araya gelmelerini olumsuz yönde etkilemiş, aynı dil grupları bile dağılarak süreç içerisinde farklılaşmışlardır. Bu topografik yapı koordinasyon sağlayacak bir yapının oluşturulmasına imkan vermemiştir.

 

          2. çok etnikli Yapı

Birliğin oluşamamasında bölgenin etnik yapısının çok karmaşık olmasının da büyük payı vardır. Coğrafi yapı bu çok etnikli yapıyı daha da parçalamıştır. Bu parçalı yapıdan dolayıdır ki bölge içinden çıkan bir yerli güç diğerlerine hakim olamamıştır.

 

          3. Dış Faktörler veya Frontier Toplum olmaları

Kuzey Kafkasya toplumları frontier toplumlardır. Frontier toplumlar, birden çok, krallık, imparatorluk, cumhuriyet… gibi merkezi yönetimlerini kurmuş diğer toplumların (Kırım, Osmanlı, Rusya, İran gibi…) sınırlarında yaşayan toplumlardır. Bu durum onları sürekli bir istikrarsızlık içinde tutar. Oturmuş yönetimlerle olan münasebetleri dışında yüzyıllar süren kavimler göçü de bu istikrarsızlığı artıran bir diğer unsur olmuştur.

Sınır topluluklarının kökenleri -aralarında dil, tarih, idea ve hâkim bir etnisitenin altında birlik gösteren ülkelere kıyasla- heterojendir, yani farklıdır. Bunlar çeşitli etnik gruplara mensup, kabile ve klanlar halinde dağınık yaşar, bu yüzden de birlik oluşturamazlar.  çok farklı diller konuşmaları ortak bir dil oluşmasına fırsat vermemekte, bu yüzden konuşulan diller kabile dili düzeyinde kalmakta, ulus dili aşamasına geçilememektedir. Ulus olamayanlar ise devlet, medeniyet, yazı ve kültür üretememektedir.

Kendi yönetimlerini oluşturmuş komşu devletler, sınırlarında yaşayan toplumların içinden bazı soylularla anlaşıp, onları yanlarına alarak birlik olma girişimlerine bu yolla da mani olmuşlardır.

 

          4. Soylu Erki

          Sosyal yapıdaki sınıfsal ayrışma birlik oluşturmanın önündeki en önemli engel olmuştur. Bu yapı yüzündendir ki soylular yaşadıkları topraklarda küçük küçük koloniler kurarak bu yapıları korumada ısrar etmişlerdir. Soylular, bir devletin bünyesinde olmayı düşünmemiş, kendilerinin hakim olabileceği kendi hükümranlık bölgelerini kurmayı tercih etmişlerdir. Bu anlayış birlik olup beraber hareket etmelerinin önündeki en büyük  engellerden biri olmuştur.

 
           NOTLAR:

[1] Bu sorunun cevabına geçmeden önce, iki kesimden gelebilecek itirazları peşinen yanıtlamak istiyorum.

Birinci olarak, evrimci ekolü esas alarak “devletlerin bir köleleştirme ve sömürü aracı olduğu” tezine inanan ve devletsizliği kutsayan görüş sahipleri bu tespitimize “devlete değer atfettiği için” karşı çıkabilirler; ancak, devlet kuran toplumların bugünkü pozitif durumları ve devletsizliğin biz Kafkasyalıları kabile düzeyinde sabitleyerek nasıl bir yok oluşa mahkum ettiği gerçeği ortada iken sanırım bugün artık bu konuyu tartışmak abes olacaktır.

İtiraz edecek ikinci kesim ise Kafkasya’da Sovyet döneminde kurulan ve RF döneminde de varlığını devam ettiren Kuzey Kafkasya’daki uydu devletçikleri kutsayanlar olacaktır muhtemelen… 20. yy’ın ilk çeyreğinde Bolşevik devriminin ardından kurulan bu sentetik devletler, “var edip geliştirmeye değil, Ruslaştırıp yok etmeye” programlanmış “göz boyama maksatlı” yapılar olduğu için bizce devlet değil ancak birer devlet karikatürüdürler. Belki belli protokollerde bu yapılara “devletmiş gibi” muamelede bulunulabilir ama bu devletçiklerin bu yazıda ele aldığımız gibi “ulus ortaya çıkaran devletlerle” hiçbir alakası olmadığını bilmeliyiz.

***

Ayrıca “antik dönem” ve “geleneksel dönem”de kurulan bir takım devlet formlarını hatırlatarak sorumuzu yanlışlamaya niyetlenenlere mukabil hatırlatmada bulunup bu sorunun kastının ulus örgütlenmesine dönüşen modern dönem devletleri olduğunu belirtmemizde fayda var. Bu vesileyle devlet tanımını ve evrelerini bir kere daha hatırlayalım.

 Devlet, belli sınırlar içinde siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık olarak tarif ediliyor.

Gelişim evreleri de antik devlet, geleneksel devlet (erken devlet) ve modern devlet olarak tasnif ediliyor.

 Antik Devletler: Kent yapısı şeklinde ortaya çıkan antik dönem devletlerine batılı kaynaklar “Polis” adını veriyorlar. Birçok araştırmacı ve bilim adamı tarafından Polis “kent devleti” olarak adlandırılıyor. Kent devletleri, kabile yaşamı süren köylerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Köleciliğe, toprak sahipliğine ve tarıma dayanan, esas işi savaş olan bir toplumsal örgütlenmeydi. çizilmiş belirgin sınırları yoktur.  Genelde bir tepenin üzerinde bulunan bir kale ile birlikte (akropol) ve bir agoranın (ticaret meydanı) var olduğu, yönetiminin şehrin merkezinde ama vatandaşların şehrin içinde veya ona ait civar topraklarda yaşadığı tarihten günümüze arkeolojik bilgi ve bulgularla aktarılmıştır. Antik devletler döneminin milattan önce sekizinci yüzyıldan, yaklaşık olarak M.S. V. Yüzyıl’da Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına değin geçen dönemi kapsadığı kabul edilir. Toplumsal yapı klan ve kabilelerden oluşur.

Bugünkü Kuzey Kafkasyalıların o dönemlerde yaşayan ataları Massaget, Meot (Med), Kimmer, Trak, Saspein, Kolkhid, Halizon, Sarmat, Thyssaget, auri, Neuri, Agathyries, Skyth boyları, v.d. isimleri taşımaktaydı.

 Geleneksel Devletler (Erken Devletler): Sınırları birbirlerinden genellikle kesin olmayan çizgilerle ayrılmış, coğrafi bölümlere bölünmüş belli bir toprak parçasına (ülke) sahiptiler.

M.S. V. Yüzyıl’dan yaklaşık olarak XVI. Yüzyıl’a değin geçen dönemde yaşamışlardır. Belirgin özelliği, iktidarın tanrı kaynaklı olduğuna ve bütün iktidarların tanrıdan geldiğine inanılır ve devlete de tanrı adına hükmedilir olmasıydı.

Bu devletlerin karakteristik özelliklerinden birisi yasayı söyleyenin de ve uygulayanın da aynı organ olmasıdır.

Geleneksel devletin ilk zamanlarında, siyasal alandaki ilişkilere akrabalık, aile ve toplumsal bağlar hükmeder, tam zamanlı uzmanlar nadiren bulunur, vergilendirme sistemleri salma şeklinde geçici amaçlarla ve bir kerelik şeklinde olur, toplumsal ilişkilerde yöneten-yönetilen ilişkisi değil, karşılıklı bağımlılık ilişkisi egemen olurdu.

Geleneksel devletin modern devlet aşamasına geldiği son merhalede ise kamu yönetim aygıtında atanmış memurlar ağır basar, hükümete akrabalık yoluyla yapılan etkiler ancak hükümetin önemli olmayan bir bölümünü oluşturur özel mülkiyet ve pazar ekonomisi doğar ve tam bu noktada da yöneten-yönetilen ilişkileri ortaya çıkar.

Geleneksel devlet bu son aşamaya geldiğinde artık modern devletin ön koşullarını da oluşturmuştur. Toplum “yönetenler” ve “yönetilenler” olmak üzere en az iki tabakaya (sınıf) bölünmüş, yönetilenlerin vergi-haraç yükümlülükleri oluşmuştur.  Geleneksel devlette bir siyasal örgütlenme vardır; ancak bu henüz kesin biçim ve kurumlara sahip olmayan bir örgütlenmedir.

Kafkasyalıların da bu dönemde kurdukları devletler vardır. 

Geleneksel devlette kabilelerin farklı kesimlerden kendi içine alarak bütünleştiği gruplar olsa da, toplum hala kabileler halindeki yapısını korumaktadır.

***

Modern Devlet. Modern devletin en önemli karakteristiği yasayı söyleyen ve uygulayanın farklı organlar olmasıdır. Modern devletin bir diğer önemli özelliği de şiddet tekeline sahip olmasıdır; egemenlik ve sınırlarla birlikte devletin fiziksel yapısını meydana getirir. İdari merkezileşme anlamına gelen bürokrasiyle ise devlet rasyonel bir nitelik kazanır.

On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda görülmeye başlanan modern devletleri geleneksel devletlerden ayıran en önemli özellik, modern öncesi dönemde devlet iktidarının tanrı kaynaklı olduğuna ve bütün iktidarların tanrıdan geldiğine inanılırken, modern devlet anlayışına geçişle birlikte devlet iktidarının toplum kaynaklı olduğu ve meşruiyetinin de toplumda aranması gerektiği fikrinin hakim olmasıdır.

Bu döneme geçişte önce kilise ve feodalite tasfiye edilmiş, krallar tek, mutlak ve bölünmez iktidar sahibi olmuşlardır Bu modern devlet anlayışının ilk aşamasıdır.

 1789 Fransız Devrimi’nden günümüze kadar geçen süreç ise modern devlet anlayışının ikinci aşamasıdır. Bu aşamada krala ait olan egemenlik, ondan alınarak topluma verilmiş, böylelikle egemenliğin demokratik niteliği ortaya çıkmıştır.

           [2]  Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul-1998, s:139

           [3] Klan: Ortak bir atadan geldiklerine inanan, kendi aralarında evlenmeyen, hem ana, hem de baba çizgisine göre düzenlenmiş, birbirleriyle akraba, birden çok büyük ailenin bir araya gelmesi sonucu oluşan toplumsal birlik; büyük sülale.

           [4] Kabile: Ortak bir atadan türediklerine inanan klanların bileşimiyle meydana gelen, kendi aralarında evliliklerin mümkün olduğu geleneksel topluluk; sülaleler topluluğu.

           [5] Kavim: Aralarında töre, dil ve kültür ortaklığı bulunan, boy ve soy bakımından da birbirine bağlı insan topluluğu; kabilelerden oluşan birlik.

           [6] İbn Haldun, Mukaddime-Cilt-2, Hazırlayan Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, İstanbul-2011, s:660

        [7] Yusuf Pustu, Küreselleşme Sürecinde Kent “Antik Site’den Dünya Kentine”, Sayıştay Dergisi, Sayı:60, s:129

        [8] Yusuf Pustu, Küreselleşme Sürecinde Kent “Antik Site’den Dünya Kentine”, Sayıştay Dergisi, Sayı:60, s:129

          [9] Atatürk üniversitesi, Siyaset Bilimi 4. Sınıf  Ders Notları.

          [10] Yusuf Pustu, Küreselleşme Sürecinde Kent  “Antik Site’den Dünya Kentine”, Sayıştay Dergisi, Sayı:60, s:130

          [11] Türk Dil Kurumu - Büyük Türkçe Sözlük

          [12]  Bu ticaret yollarından en çok kullanılanı Avrupa’dan Hindistan’a giden ve Rion Nehri’nin Karadeniz ağzından başlayan yoldur. Ticaret malları kayıklarla Rion ve Kvirli Nehirleri yoluyla Şarapana’ya sevk olunurdu. Yunan coğrafya bilgini Strabon’un rivayetine göre, Şarapana o zamanlar hem şehir hem de müstahkem bir kale idi ve mallar kara yoluyla Kura Nehri’ne kadar buradan aktarılırdı. Kura nehrinden yine kayıklarla Hazar Denizi’ne, oradan da Oxus (Amuderya) ve Belh yoluyla Hindistan’a varılırdı.( Ahmet Canbek, Kafkasya’nın Ticaret Tarihi, K.K.K ve Y.D. Yayını, İstanbul-1978, s:17)

          [13] Ahmet Canbek, Kafkasya’nın Ticaret Tarihi, K.K.K ve Y.D. Yayını, İstanbul-1978, s: 18

          [14] Yusuf Pustu, Küreselleşme Sürecinde Kent “Antik Site’den Dünya Kentine”, Sayıştay Dergisi, Sayı:60, s:134-135

          [15]  Ahmet Canbek, Kafkasya’nın Ticaret Tarihi, K.K.K ve Y.D. Yayını, İstanbul-1978, s:28

          [16]  Ahmet Canbek, Kafkasya’nın Ticaret Tarihi, K.K.K ve Y.D. Yayını, İstanbul-1978, s:38

          [17]  Arap saldırılarının etkin olduğu ve Bizans İmparatorluğu’nun da zayıfladığı bir dönemde annesi Hazar Kralı’nın kızı olan Abhaz lider II. Leon Bizans’tan ayrılıp egemenliğini ilan etti. II. Leon Abhazya ve Egrisi’yi Lıkhnı’ya kadar ele geçirip Abhaz Kralı ünvanını aldı. (Gerg Amıçba, Ortaçağda Abhazlar ve Lazlar, çeviren: Hayri Ersoy, Nart Yayıncılık, İstanbul-1993)

          [18] Ahmet Canbek, Kafkasya’nın Ticaret Tarihi, K.K.K ve Y.D. Yayını, İstanbul-1978, s:39

          [19] Ahmet Canbek, Kafkasya’nın Ticaret Tarihi, K.K.K ve Y.D. Yayını, İstanbul-1978, s:

         [20] Bedevi yaşam biçiminde tarım ve hayvan yetiştirme belirleyicidir. Şehir hayatında ise el işçiliği, zanaatkârlık belirleyici biçimlerdir. Yani şehir ve köy ayrımı yerleşik ve göçebe ayrımına göre değil, üretim biçimine göre belirlenmektedir.

       [21] Ali Bulaç, “Bedevîlik-Hadarîlik”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi - I, Risale Yayınları, İstanbul 1990, s:143


Sizde yorumunuzu eklemek için tıklayın.
Yorumlar
Tüm yorumları görüntülemek için tıklayın.
Günel Gerçeker - Atina
24 / 12
Abi senden böyle daha fazla yazı bekliyoruz, şu siyaset işini ak saçlı delikanlılara bir bırak da düşünce sorunlarımıza cevap bulalım arayalım. Selamlar