'Ermeni Soykırımı' ve Çerkesler

EROL KARAYEL

erolkarayel26@gmail.com

Benden başka da bu konuya dikkat kesilenler olduğunu biliyorum; son yıllarda “Ermeni Soykırımı” iddiası sıklıkla Çerkeslerle ilişkili şekilde anılır oldu. Sanki finalinde bizi üzecek bir senaryo adım adım sahneye koyuluyor gibi.
Bu sürecin işaret fişeği yaklaşık 10-12 sene önce Arsen Avagyan imzasıyla çıkan “Çerkesler” adlı kitabın yayımıyla birlikte atıldı. Kitabı çıktıktan kısa bir müddet sonra İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nde misafir edildi Avagyan. Kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirildi. İlginçtir, program bitiminde soru sormak istediğimizde ev sahibi durumundaki Çerkes dostlar bundan rahatsız olarak engelleme de bulunmuşlardı; güya misafirlerini koruyorlardı. Öyleyse niye gelmişti oraya Avagyan? Sadece kitabının propagandasını yapmaya mı? Her neyse de bizim kraldan çok kralcı dostlar o gün soru sorma fırsatı verseydiler eğer, “tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmuş sıradan Çerkesleri bu kadar ön plana çıkarıp, onları Ermenilerin maruz kaldığı olumsuzluklarla ilişkilendirip töhmet altında bırakarak ne yapmak istediğini” soracaktım Avagyan’a.

İçinde “Çerkes” terimi üzerine beğendiğim bir analiz ve kimi olumlu bulduğum bölümler de yer almakla birlikte;  asıl maksadın Ermeni katliamına “yeni suçlu icat etmek” olduğu intibaını edinmiştim Avagyan’ın kitabından. İçinde Çerkeslerin de yer aldığı kimi askeri birlikler ve çetelerin yaptığı icraatlar üzerinden, Çerkesler bazen direkt, bazen endirekt “Ermeni Soykırımı yapmakla” suçlanıyordu.

İş bu kadarla kalmadı tabii; Avagyan’ın kitabının yayımı sonrasında internet üzerinden yayınlanan pek çok analiz ve makaleyle de “Çerkeslerin Ermeni Soykırımı ile ilişkilendirilmesi” dozu arttırılarak sinsi bir kampanya haline getirildi.

***

O sıralar işyerimiz Başbakanlık Osmanlı Arşivlerine çok yakındı ve yaptığımız araştırma çalışmaları nedeniyle kurumla ilişkilerimiz vardı. Bir gün T.C. vatandaşlığından atılarak Almanya tabîyetine girmiş Abaza bir hemşerimizden bahsettiler. Almanya’dan sık sık uçakla geldiğini, Osmanlıca okuma yazma bilmediği ve tarihçi filan olmadığı halde içinde “Ermeni” ve “Çerkes” lâfzı geçen ne belge bulursa toplayıp Almanya’ya, Konrad Adenouer Vakfı’na taşıdığını söylediler. Merak etmeme ve çok istememe rağmen, etrafına karşı çok agresif ve kırıcı olduğunu, olumsuz bir imaj çizdiğini söylediklerinde canım sıkılmış, tanışmaktan da vazgeçmiştim. Ama durum ilgimi çekmişti. İlginçliği şurada; arşivden bir kerede kopyası alınabilen belge sayısı 25 adettir. Onu da bir hafta süren bir prosedür sonrasında ancak alabiliyorsunuz.  Yani arşivden Ermeniler ve Çerkeslerle ilgili tüm belgeleri toplamak iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey. Hiç bir akademik titri olmadığı, Osmanlıca okuyup yazamadığı, araştırmacı bir kimliği de olmadığı halde bu arkadaşın bunca masrafı nasıl ve niçin yaptığı merak konusuydu. Sonra, sadece Çerkes ve Ermeni temalı belgeleri topluyor olması da başka bir merak konusuydu. İster istemez akla gelen ilk soru, “kendisi kullanamayacağına göre bu arkadaş kime taşeronluk yapıyor; bu masrafları kim, niçin karşılıyor?” oluyordu.

İhtimaldir ki kendisi kullanılmaya müsait, dünyadan habersiz biri olabilir. Hatta “devlet düşmanı” ideolojilere mensubiyeti veya kendisine sunulan menfaatler onu böyle bir çalışmanın içine çekmiş de olabilir; ama bu finansmanı kendisine sağlayanların bu belge toplama işini ne “ilim olsun” diye, ne “spor olsun” diye yaptıklarını da düşünemeyiz. Malzemenin içeriği ve çalışmanın destekçisi dikkate alındığında uluslararası siyasetin pis kokularını almamak mümkün değil.

Peki o zaman bu belgeleri toplayan Alman vakfının ne gibi bir siyasi hesabı olabilirdi?

Bu aşamada, aynı döneme rast gelen Arsen Avagyan’ın kitabı ile başlamış olan ve Çerkesleri soykırım suçlusu çıkarmaya çalışan faaliyetler aklınıza geliyor doğal olarak tabii. Çünkü iki olay, legonun parçaları gibi birbirini tamamlıyor. Sonra o kanaate vardık ki, günü ve saati geldiğinde bu belgeler üzerinden bir “altın vuruş” yapacaklar ve ona hazırlanıyorlar. Yani Ermenilere yönelik soykırımı Çerkeslerin yaptığını öyle bir ortaya koyacaklar ki, belgeleri(!) görünce hiç birimizin “gık” çıkaracak hali kalmayacak. 1915’te Çerkeslerle Ermenilerin yollarının kesiştiğini ortaya koyan bütün belgeleri ele geçirmeye çalışmaları da bunun için olmalı. Neticede bütün detayları mercek altına alıp, ince ince işleyip, senaryoya uyan parçaları birbirine montajlayıp “şapkadan yeni bir Ermeni soykırımı suçlusu” çıkaracaklar.

***

Yarım kalmaması için şu Almanya’ya evrak taşıma hikayesini de tamamlamak istiyorum; bu “taşeron” arkadaş şüpheli çalışmalarından dolayı sonraki aylarda Türkiye’ye sokulmadı. Peki Alman vakfı belge toplamaktan vazgeçti mi dersiniz? Tabii ki hayır. Yerine bu sefer bizim hemşerinin hemşiresi devreye girdi ve aynı temalı materyalleri bu sefer de o toplayıp Almanya’ya göndermeye başladı.

Çerkesleri ateşe atacak bir iftiranın malzemelerini bir Çerkes aileye toplatıyor olmaları da tarih boyunca şahit olduğumuz “Çerkes klasiğinin” yeni bir örneği olarak önümüzdeydi işte.

Vah benim zavallı halkıma vah…

***

Özetle, gelinen bu noktada, Konrad Adenouer uzmanları tarafından hazırlanacak “Çerkesleri Ermeni soykırımı yapmakla itham eden” belgeli bir dosyayı kitaplaştırıp burnumuza dayayacakları günün çok uzak olmadığından hiç şüpheniz olmasın.

Bunun için neyi beklediklerini ise aşağıda ayrıca yazacağım.

 

ERMENİ KATLİAMININ SORUMLUSU ÇERKESLER OLABİLİR Mİ?

Bizim Çerkes kökenli “çakma hümanistler” şimdiden “yapılanı kabul edip, özür dileyelim” moduna ayar olmuş vaziyetteler. Bu soydaşlarımız için söylenecek sözleri en sona bırakıp “Çerkesler gerçekten Ermeniler’e soykırım yaptı mı?” sorusuna bir cevap arayalım.

Çerkesler Türkiye’ye geldiklerinde, genç ve orta yaştaki erkekler orduda ve güvenlikle ilgili birimlerde yer aldılar. Dolayısıyla, Ermenilerle güvenlik birimleri arasında meydana gelen çatışmalar ve kıtallarda yer alan bir takım Çerkes subay, er veya çeteciler bu “görevleri” üniformasını giydikleri devlet adına, yani Osmanlı adına icra etmişlerdir. İyi veya kötü ne yaptılarsa devletin emriyle yapmışlardır. Eğer devlet kontrolü dışında gruplarda yer alıyor iseler, kendi kişisel iradeleriyle, kendi menfaatleri için yapmışlardır, Çerkes etnisitesinin menfaati için değil. Bunları yönlendiren veya görevlendiren resmi bir “Çerkes Meclisi” veya merkezi bir “Çerkes yapılanması” yoktu ki yapılanlar Çerkeslere mal edilebilsin?

Ayrıca, yaptıkları işler iyiyse de kötüyse de, yapılanları, yanlarında Türk, Kürt, Arnavut, Arap,  v.d. Osmanlı tebaasından etnisiteler ile birlikte yaptılar; “homojen bir Çerkes grubunun icraatlarıymış gibi” ele alınması, tezin maksatlı kurulduğuna ayrıca delildir.

Eğer bu yapılanlarda bir suç görülüyorsa, bir yargılama yapılacaksa, devlet yönetimi yargılanır; etnisiteler mevzu edilmeden suça karışan kim varsa tek tek onlar yargılanır.

Eğer etnisiteler üzerinden suçlama yapılacaksa bundan Ermeniler de çok zararlı çıkar. Çünkü o dönem Ermeni çetelerinin Çerkeslere yaptığı kıtaller de çok iyi biliniyor. Ama biz Ermenilerin bir Çerkes katliamı yaptıkları iddiasında değiliz. Çünkü Çerkeslerin özellikle hedef alınmadığını biliyoruz. Çerkesler o zararı Osmanlı vatandaşı oldukları veya Ermenilerle karşı cephelerde oldukları için gördüler, Çerkes oldukları için değil.

Ayrıca kimse bahsetmemekle birlikte, Ermenilere arka çıkan, onların hayatını da kurtaran pek çok Çerkesin de var olduğunu not etmemiz gerek…

Ez cümle söylenecek şudur ki, eğer ortada sorumluluk gerektiren bir durum da varsa, onur kazandıran işler de varsa, bunlar etnik kimliklerden bağımsız olarak icraatı emir ve organize edenlerle, içinde görev alan kişilere aittir.

***

Diğer bir perspektiften bakarsak…

Eğer mücrimin etnisitesinden hareket edeceksek hem Kırımlılar’ın, hem Çerkeslerin katliamında önemli pay sahibi olan Çarlık Rusyası liderlerinden II. Katerina (Büyük Katerine) bir Almandı.

Yine Kafkasya’da, kalesinin etrafını sırıkların ucuna dikilmiş Çerkes kelleleriyle çevirerek etrafına korku yayan, baskınlarda öldürdükleri Çerkeslerin kellelerini toplatmasıyla meşhur General Grigoriy Von Zass da bir Alman’dı. Çarlık ordusunda subay ve asker daha pek çok Alman görev yapıyordu ve hepsi de katliam seferlerinde görev almışlardı.

Mesela 15 Eylül 1860’da iki Alman (Württembergli) süvari bölüğü 200 Kazak askeri ile birlikte Şapsığ bölgesine girmiş, yerli halkı kırıp geçirmiş ve mallarını da talan etmişlerdir. 14 gün süren bu askeri operasyonda 60 Şapsığ köyünü yok etmişlerdir. Bu seferlerde özellikle Württembergli Alman süvarilerin ne kadar vahşice davrandıkları, önlerine gelen herkesi nasıl öldürdükleri kayıtlara geçmiştir.

Peki şimdi suçu icra edenlerin etnisitelerine bakıp Almanları Çerkes Soykırımı yapmakla mı suçlamalıyız?

Elbette hayır. Böyle bir suçlama saçma olur.

Evet ortada bir soykırım vardır ve bu soykırımı yapanlar Çarlık Rusya’sının Ordu mensuplarıdır. Sorumluları da Petersburg’da konuşlanmış olan Çarlık Rusyası yönetimi ve – etnik kimliklerinden bağımsız olarak – o suçu irtikap eden üniformaların içindeki kişilerdir.

Osmanlı’daki Çerkesler de eğer suç işlemişlerse sorumluluklar yukarıda belirtildiği gibidir.

 

GELELİM ÇERKES SOYKIRIMINDA GÖREV ALMIŞ ERMENİLERE…

Şimdi de, empati kolaylığı olması için örneğimizi bir level daha ileri alıp Kafkasya’da Çerkes soykırımında üst düzey misyon üstlenmiş Çarlık Ordusunda görev alan Ermeni kökenli subaylara bir göz atalım isterseniz.

 Aleksandr Suvorov (Manukyan) (1729-1800) – Mareşal. Çerkes kabilesi Janeleri acımasızca yok etmesi, Nogay kabilelerini darmadağın edişi ile hatırlanıyor. Rusya’nın medarı iftiharı bir soykırımcı.

Rostom Madatyan (Valeriyan Grigoryevich Madatov) (1782 – 1829) – 1818 yılında Çeçenleri boyunduruk altına almak için yaptığı saldırılarla tanınan “gaddar” ünvanına sahip soykırımın planlayıcı ve uygulayıcılarından Aleksey Petroviç Yermolov’un en önemli yardımcısı; tescilli soykırımcıdır.

Navy Kazar Markosovich Artsatagortsyan (Lazar Marković Serebryakov) (1792-1862) – Amiral. Aristokrat Ermenilerden. 1828-1829 Rus-Türk Savaşı, Kafkas-Rus Savaşı, Kırım Savaşı’na katıldı. Anapa’nın ele geçirilmesinde sivrildi. Karadeniz filo komutanlığı yaptı. Yıllarca Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarını abluka altında tuttu. Soykırımın etkili figürlerinden.

 Movses Arghutyan (Musa Argutinsky-Dolgorukov) (1797-1855) – Prens, Korgeneral. Ermeni Apostolik Kilisesi patriği Joseph Argutinsky-Dolgorukov’un yeğeni. Kafkasya’da ikamet ettiği 23 yıl boyunca Kafkasya Dağlı Halklarına karşı savaştı. Ödüllü soykırımcıdır.

İsaak Şioşieviç Tumanov (1803-1880) – General. 1852-1854 yılları arasında Albay olarak Kafkasya Ordusunda Genelkurmay Müfettişi olarak bulundu. 1868-1869 yılları arasında Tümgeneral oldu. Soykırımın icracısı ve teşvikçilerindendir.

Levan İvanoviç Melikof- (1817-1892 ) – General. Uzun yıllar Dağıstan Müfrezesinde görev yapmış önde gelen soykırımcı subaylardandır. Şamil’in teslim olduğu Gunip’te Baryatinski’nin birlik komutanlarındandı. 1877 Dağıstan Çeçenistan ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastırmasıyla tanınıyor.

 Ohannes Lazaryan (İvan Lazarev) (1820-1879) – Korgeneral. Diğer bir Ermeni soykırımcı Kafkas Kolordu Komutanı Mikhail Loris-Melikov’un halefidir. Tüm rütbelerini Kafkasya dağlı halklarına karşı kazandığı “başarılarla” aldı. 9 Nişana layık görüldü. Dağıstan bölgesinde Şeyh Şamil’e karşı savaşan baş soykırımcılardandır.

Mikael Tarielovich Loris-Melikian (Tarielovich Mikhail Loris-Melikov) (1825 – 1888) – General, Bakan. Tiflis doğumlu, Lori bölgesi prenslerinden. Uzun yıllar Kafkasya Dağlılarına karşı savaşan soykırımcılardan. Kırım Savaşına katıldı, 1856 yılında tümgeneralliğe terfi etti. 1865 yılında, İmparator Alexander II’nin Genel Emir Subayı ve Terek Kazak Ordusu atamanı oldu. 1877-1878 yıllarında Kafkasya’daki en önemli Rus askeri liderlerinden biri idi. 1880-1881 yıllarında İçişleri Bakanı olarak görev yaptı. İlk Rus anayasası olarak bilinen “Loris Melikov Anayasası”nın yazarıdır. Tartışmasız bir soykırımcıdır.

Beibut Martirosovich Metaksyan (Boris Shelkovnikov) (1837-1878) – Tuğgeneral. Kırım Savaşı’na (1853-1856), Osmanlı-Rus Savaşına (1877-1878) katılmıştır. Osmanlı çıkartması sonrası yaptığı saldırı ile Abhazya’yı tekrar Rus işgaline sokan kişidir (1877). Abhaz halkını perişan eden sürgünün sorumlularındandır.

Bu saydıklarımız general düzeyinde görev yapan subaylardan bazılarıdır. Bunlar gibi daha onlarcası var. Alt rütbeleri de dikkate aldığımızda bu liste kitap hacmine ulaşır. Devamının kimlerden oluştuğunu merak ediyorsanız bu linkteki listenin içinde epeyce üst düzey ismin olduğunu göreceksiniz. (TIKLAYINIZ)

Buradan hareketle şimdi “Ermeniler Çerkeslere soykırım yaptı” diyebilir miyiz peki?

***

 “ERMENİ SOYKIRIMI”NIN ZATEN BİR SUÇLUSU (TÜRKİYE) VARKEN(!), ŞİMDİ NİÇİN ÇERKESLER DE BULAŞTIRILMAK İSTENİYOR?

Sebebini anlayabilmek için Ermenistan’ın konumuna ve ekonomik durumuna bakmak gerekiyor.

Ermenistan, Türkiye, İran, Azerbaycan, Gürcistan ve Azerbaycan’a bağlı Nahcivan arasında sıkışmış, denize çıkışı olmayan, Sivas büyüklüğünde, resmi olarak 3,3 milyon nüfuslu ama gayri resmi rakamlara göre ( olumsuz şartlardan dolayı nüfusun yarısı ülkeyi terk etmiş durumda) 1,5-2 milyon arasında bir nüfusu olan küçük bir ülke.

Ülkede Ağrı vadisi ve Aras kıyıları dışında pek düzlük yok gibi. Öyle ki, ülkenin yüzde 90’ının rakımı 900 metreyi aşıyor. Tarıma uygun çok az alan var. Nitekim, süt ve süt ürünleri ihtiyacının sadece üçte birini karşılayabiliyor. Dış dünyaya bağlantısı Gürcistan üzerinden. Açık olan İran sınırı ekonomik faaliyetlerde yeterince kullanılamıyor. Sanayisi yok. Ekonomisi Rusya Federasyonu’nun ticari ve hükümet yardımlarına bağımlı. Ülkenin ekonomik altyapısı, özellikle enerji sektörü, ya Rusya’nın kontrolünde, ya da bu ülke tarafından işletilmekte.

Ermenistan ekonomik yönden Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyan bir ülke. Geçtiğimiz yıllarda dünyanın önemli ekonomi dergilerinden biri olan Forbes’in analisti Daniel Fisher, Madagaskar’ın ardından dünyanın ikinci en kötü ekonomisi olarak belirttiği Ermenistan’ın sıkıntıdan kurtuluşunun Türkiye’nin sınırı açmasına bağlı olduğunu yazdı.

***

Sovyetler Birliği’nden 1991 yılında bağımsız olan Ermenistan’la Türkiye arasında diplomatik ilişki söz konusu değil. Ancak Eylül 2008’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Ermenistan’a giderek Ermenistan-Türkiye milli maçını izledi. Sonra Serj Sarkisyan Türkiyeyi ziyaret etti, o da burada bir milli maç izledi ve aradaki buzlar erimeye başladı.

O dönemde Sarkisyan’ın, “Türkiye ile süren görüşme trafiğinin artacağı” yönündeki açıklamaları, Türkiye ile ilişkilerinde yeni gelişmelerin yaşanacağı yönündeki beyanatları, diyalog sürecinin iki tarafça da karşılıklı isteklilik noktasında yürüdüğünü göstermişti.

Karşılıklı isteklilik noktasında yürütülen bu diyalog sürecinde AB ve ABD’nin Türkiye’nin Ermenistanla ilişkilerini normalleştirme yönündeki talepleri de tabii ki etkiliydi. ABD ve AB’yi içine alan Batı yönetimlerinin Ermenistan politikasının genel karakteristiği, Ermenistan’ın Rusya Federasyonu ve İran etki sahasından çıkarılması ve enerji hatları güzergâhında bulunan Ermenistan’ın Batı ile yakınlaşmasını sağlayarak Kafkasya’yı istikrarlı ve güvenli bir bölge haline getirmenin yanı sıra İran’ın kuzeyden denetlenmesi imkânına da sahip olmaktı.

ABD’de başkanlık koltuğuna oturan Barack Obama’nın Türkiye ziyareti sırasında TBMM’de yaptığı konuşması sırasında, Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşmadan duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra Türkiye’nin geçmişi ile yüzleşmesi gerektiği ve sınır kapılarını Ermenistan’a açması yönündeki konuşması baskının nerelerden geldiğinin ipuçlarını vermektedir.

Ermenistan ve Türkiye arasında 2008 yılı başlarında başlayan ve yıl boyunca gizli olarak yürütülen yeni diyalog süreci 2009 yılı itibarıyla da devam etti.

Türkiye 2009 yılında hiçbir sebep yokken Ermenistan’la ortak sınırın açılması konusunda bir protokol imzaladı. Bu protokoller İsviçre’nin ara buluculuğunda iki yıl süren görüşmelerin ardından hazırlanmıştı. Protokolde Ermenistan’ın Türkiye’den toprak talebinden ve soykırım iddiasından vazgeçeceğine, Azerbaycan topraklarında sürdürdüğü işgali sona erdireceğine dair hiçbir hüküm olmamasına rağmen Türkiye’nin bu protokolü imzalaması garipti. Türkiye niçin almadan verme yoluna girmişti veya Ermenilerle mutabık kaldığı husus ne idi?

***

Bu ilişkinin taraflara kazandıracağı, her iki ülkenin de önünü açacak önemli menfaatlar vardı:

Ermenistan, ülkesini istikrara kavuşturup,  nüfusunu ülkede tutabilmek için Türkiye’yle bu ekonomik ilişkiyi kurmaya mahkumdu;

Türkiye ise kendisini dünya ülkeleri nezdinde zor durumda bırakan ve prestijine büyük darbe vuran ve başına daha ne gaileler açacağını bilmediği bu “Ermeni soykırımı” kamburundan ne pahasına olursa olsun kurtulmak istiyordu.

Ermenistan’ın “tükürdüğünü yalamayacağı” yani 100 yıldır sürdürdüğü soykırım suçlamasından vazgeçmek zorunda kalmayacağı; Türkiye’nin de kendisini böyle bir suçlamadan kurtaracağı bir formul her iki taraf için de çok makbul olacaktı.

Öyle görülüyor ki bu çözüm de bulunmuş: Şayet soykırımın suçlusu “devlet iradesi dışında, başına buyruk hareket eden Çerkesler” ilan edilirse, iki taraf da kendilerini bağlayan prangalardan kurtulmuş olacak, ilişkilere mani olan kronikleşmiş sorun önemli ölçüde ortadan kalkmış olacak, Türkiye ve Ermenistan yollarına canciğer kuzu sarması olarak devam edebileceklerdi.

Türkiye bu aşamada Ermenistan’ın maddi taleplerini karşılamaktan da kaçınmayacaktır.  Bugün Suriyeli mültecilere harcadığı kadar bir parayı, “katliamı devlet iradesi dışındaki Çerkesler yaptı ama madem ki onlar bizim vatandaşlarımız, biz devlet olarak onların cezasını tazmin ederiz” diyerek Ermenilere aktarırsa, kısa vadede ortada sorun filan da kalmaz(!) diye düşünmüş olmalılar.

Aynısı değilse de, buna benzer bir plan üzerinde mutabakat sağlanmış olması kuvvetle muhtemel, çünkü olayların gelişimi bunu gösteriyor.

***

Ama Allahtan bu planı hayata geçirmelerinin önünde ciddi bir engel var. En önemlisi de Azerbaycan’ın, Dağlık Karabağ problemi nedeniyle Türk-Ermeni ilişkilerinin başlatılmasına koyduğu rezervdir. Türkiye-Ermenistan sınırının kapalı kalması Azerbaycan için stratejik bir hedeftir, zira Bakü, Ermenistan’ı kuşatma ve tecrit altında tutmayı istiyor. Nitekim Türkiye-Ermenistan sınırının açılacağına ilişkin haberlerle çılgına dönen Bakü, Türkiye’deki milliyetçi duyguları seferber ederek, Erdoğan hükümetini zora sokmak için Ankara’ya milletvekili heyetleri göndermişti.

Ermenistan ile Türkiye arasında 2009’da ilişkilerin normalleşmesi için hazırlanan iki protokolün Bakü-Ankara ilişkilerinde yarattığı gerilim üzerine Erdoğan Mayıs 2009’da Azerbaycan parlamentosunda yaptığı konuşma ile sınırın Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden açılmayacağı sözünü vermek zorunda kaldı.

Erdoğan’ın açıklamaları Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Ermeni mevkidaşı Edvard Nalbandyan tarafından, Ekim 2009’da Zürih’te ABD, Rusya, Fransa ve İsviçre Dışişleri Bakanlarının da katılımıyla imzalanan protokolleri baltaladı.

Yani işler planlandığı gibi yürümedi. Fakat taraflar bu çözümden vazgeçmiş değil ki “Ermeni Soykırımı” nı Çerkeslerin yaptığı hususu hala ince ince işleniyor. Nitekim Erdoğan 1915’in yüzüncü yıl dönümünde Ermenilere hitap eden bir taziye mesajı yayınlayarak sürecin takipçisi olduğunu gösterdi.

Konrad Adenouer de elindeki belgeleri -muhtemeldir ki-, Dağlık Karabağ tıkanıklığı aşılamadığı için henüz piyasaya sürmüyor.

Peki Çerkesler bu oyunun farkında mı?

Ne gezer.

Çerkesler, başlarına örülen çorabı göremeden hıyarım var diyene tuz yetiştirmekle meşgul.

FİRASETSİZ ÇERKESLER…

Bu söylemlerin yoğunluk kazandığı dönemde sazanlık yaparak ortaya çıkan “Beyoğlu entelektüeli” özentili, hiçbir hikmeti olmayan bazı Çerkes aydınlar(!) hemen “kendimizle yüzleşelim”, “özür dileyelim” modunda inciler döktürmeye başladılar. Konuya, sanki koyunlar komşunun bahçesinden bir diş ot almış da onun özrü dilenecekmiş basitliğindeki yaklaşımları beyinlerindeki kıvrımların iyice düzleştiğini gösteriyor. Söylediklerinin ne anlama geldiğinin farkında bile olmadıkları ortada. Hala Üniversite öğrenciliği yıllarının sorumsuzluğundalar.

150 yıldır henüz kendi soykırımını anlatmanın yolunu bulamamış bir halkı “soykırımcı” ilan edip iddialarını ağzına tıkan ve bu şekilde mağduru suçlu haline getiren bu kuş beyinliler eğer ajan değilseler bilin ki tamamı süzme ahmaktır.

“Beyoğlu entelektüeli özentili” dedim, çünkü o çevrede bilgiye dayalı fikirden çok, “vara yoğa itiraz eden” aykırı duruş makbuldur. Eğrisine doğrusuna bakmadan devletten gelen her şeye karşı olmak, çoğunluğun taraf olduğu konuların -anlayıp dinlemeden- karşısında “barikatlar” oluşturmak bu “Beyoğlu entelektüellerinde” yapısallık kazanmış bir kültürdür. Fikir üretimindeki tek sermayeleri dumanlı kafayla yaptıkları bar dedikodularıdır.

Bu entelektüel özentilerinin bir de çakmaları var. Yani o camiadan olmayıp bunlara yamanan, söylemlerini onlarla paralel kılınca prestijli olacağını zanneden fakat onların karikatürü bile olmaktan uzak “ayakçı” kesim ki, onların menşei genelde “sağ” ve “İslamcı” kesimdir. Onlar meşruiyeti karşı tarafın aferininde arayan kompleksli zavallılardır.

Neticede bu iki kesimin de halk nezdinde bir karşılığı yoktur. “Karşılıklı entelektüel kesişmenin” ruh tatminiyle kendileri sürünürken, havaya kaldırdıkları tozla da ortalığı bulandırırlar.

Ağaç baltaya boşuna dememiş, “Ben senin beni kestiğine değil, sapının benden olmasına yanarım” diye.

Biz de öyle; tarih boyunca düşmanlarımızın bize kurduğu tezgahlar, içimizden çıkan ve düşmanın değirmenine su taşıyan piyonlar kadar bizi üzmemiştir.

KAYNAKÇA:
– Dr. Yedic Batıray Özbek, Çerkesya Kronolojisi- 4, www.circassiancenter.com
– Rus İmparatorluğu ordusunda Ermeni generallerin listesi, http://dic.academic.ru/dic.nsf/ruwiki/1148921&usg=ALkJrhhWjk9PIO9qA1uubjVmc2YRfJKhxQ
– Rus İmparatorluğu ordusunda Ermeni generallerin listesi, http://shkolazhizni.ru/culture/articles/45086/
– Dünyanın en kötü ikinci ekonomisi, 13 Temmuz 2011, http://www.hurriyet.com.tr
– Doç. Dr. Şenol Kantarcı, Sarkisyan’dan “Futbol Diplomasisi”ne Darbe: Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde Son Gelişmeler, www.turksam.org, 30 Temmuz 2009
– Ramin Abdullayev, Bakü’de gündem Türk-Ermeni sınırı, http://www.ntv.com.tr/3 Nisan 2009 Cuma,