Arama

Siz Buna Âtıfet mi Diyorsunuz Sayın Bardakçı?

Erol Karayel

erolkarayel26@gmail.com

Habertürk yazarı Murat Bardakçı, “Bir Çerkes açılımı eksikti” başlıklı yazısıyla cehaletini olanca açıklığıyla sergilerken, Çerkes toplumunu da oldukça rencide etti.

Tamamen yanlış veriler üzerine kurgulanmış makalesiyle toplumu Çerkesler aleyhine provoke etme suçunu işleyen Bardakçı, aynı zamanda kaç kratlık yazar olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Zırvalarını tek tek ele alıp düzeltmeye çalışmayacağız. Zira bunun için orta boyda bir kitap yazmamız lazım gelir ki, buna harcanacak zamana gerçekten yazık olur.

Ancak, detaylara girmesek de hatalara şöyle bir işaret etmekte Bardakçı açısından bir yarar olabilir, bakarsınız okur da " “Acaba bir hata mı ettim?" diye düşünebilir” hazret.

Biz de öyle yapacağız; ancak yazının sonunda “âtıfet” yakıştırması üzerine fazladan birkaç kelam edeceğiz.

***

Bardakçı söze başlarken, “Çerkes Hakları İnisiyatifi'nin ne demek olduğunu anlayamadığını” söylemiş ise de yazdığı zırvaları okuyunca İnisiyatifin sadece ismini değil, bildirisinin içeriğini de hiç anlamadığını görüyoruz.

Anlamamış ama maşaallah kalemine davranmaktan da geri durmamış.

Cahil cesur olur diye boşuna dememişler...

***

Sarf ettiği ve bütün eleştirilerini üzerine bina ettiği, “devlet eliyle anadilde eğitim ve öğretim ile haftanın 7 günü 24 saat boyunca yine anadilde radyo ve televizyon yayını talep edeceklermiş; ilk eylem de önümüzdeki pazar günü Ankara'da yapılacakmış” cümlesi tamamıyla kendi zihninde oluşturduğu bir animasyon Bardakçı'nın.

Çünkü ÇHİ'nin yazılı açıklamalarının hiçbirinde böyle bir ifade yok.

Çerkes Hakları İnisiyatifi, Bardakçı'nın yazdığı gibi “Anadilde Eğitim İstiyoruz” demiyor, “Anadili eğitimi istiyoruz” diyor.

Bu iki ifade arasındaki dağlar kadar farkı görmemek için kör olmak lazım gelir.

Bardakçı açıklamaları ön yargı ile okuduğu için öyle anlıyor ve bir taraftan Çerkeslere bizzat saldırırken, bir taraftan da okurlarını Çerkesler aleyhine kışkırtıyor.

Bununla da kalmıyor Bardakçı...

Bu yanlış kurgu üzerinden, “Bravo sizeee! Bari bir de örgüt yahut siyasi parti falan kurup bağımsızlık talep etseydiniz? En azından “Özerk Çerkes Bölgesi” yahut “Çerkes Federasyonu” gibisinden bir şeyler?” diyerek bir de Çerkesleri ti'ye almaya yelteniyor.

Zavallı adam.

Düştüğü bu zelil ve komik durumdan bakalım nasıl kurtulacak?

***

Bardakçı'nın Çerkes sürgününü “göç” olarak nitelendirmesi zaten başlıbaşına ciddi bir eleştiri mevzuu. Ama okuduğu bir sayfalık metni doğru anlayamayan bir insana bunu anlatmakta başarılı olabilir miyiz derseniz, doğrusu gerçekten şüphelerimiz var.

Neyse...

Öte yandan, Çerkeslerin, “anadili eğitimi ve radyo televizyon yayını talebine” sitelerimizdeki “İz bırakan Çerkesler” listelerini delil gösteren Bardakçı, “Bu önemli isimlere ve gelinen makamlara rağmen “kimliğimiz eziliyor” yahut “haklarımız elden gitti” gibisinden sözler etmek, Türkiye'ye karşı apaçık nankörlüktür!” deme küstahlığını göstererek iyice zıvanadan çıkıyor.

Bu aşamada şayet bu ülkeye “nankörlük” eden birilerini arıyorsa, en yakınlarına bakmasını, mahkeme kararıyla hain damgasını yiyen ve yurt dışına kaçmak zorunda kalıp oralarda ölen öz babasını hatırlamasını öneririz Bardakçıya.

***

Genç nesil dilini öğrenemiyor” dememizden de gocunmuş bay Bardakçı. “Diğer etnik gruplar dillerini unutmuyor, nesilden nesile devam ettiriyor ve hala konuşuyorlar ise, Kafkas asıllı gençlerin o dilleri bilmemeleri kendi ayıplarıdır. (...) unutmanın kabahatı devlete değil, ailelere aittir.” diyerek hem konuyu merkezinden saptırıyor, hem de Çerkesleri suçlu çıkartıyor aklınca.

Anlayacağından şüphelerimiz olmakla birlikte kendisine sadece şunu söyleyebiliriz:

Ailelerin evde çocuklarına anadillerini öğretmeleri bireysel bir haktır. Bu hakkı kullanıp kullanmamak bireylerin elindedir.

Ancak biz bireysel haklardan değil, toplumsal haklardan bahsediyoruz sayın Bardakçı.

Yani eğitim hakkından, yayın haklarından bahsediyoruz.

Yavrularımızın bugün anadillerini öğrenememesinin sebebi, çocuklarımızı bütün zamanlarıyla birlikte bizden çalmış olan eğitim sistemi ve yüzlerce kanaldan gelen cazip televizyon yayınlarıdır.

Yeni kent yaşamında çocukların ana babalarıyla geçirecek zamanları olmadığı için anadilini öğrenme şansları da çok azdır.

Sorunun çözümü, çocuklarımızı esir alan eğitim ve televizyon yayınları sürecinin içinde anadili öğretimi/eğitimi ve radyo/tv yayınları için de alan açılmasıdır.

Bardakçı hoşlansa da, hoşlanmasa da olması gereken budur.

***

Bardakçı yazısının sonunda da şöyle bir final yapıyor:

Meselenin aslı şudur: Türkiye, Çerkeslere asırlar boyunca sadece “âtıfet” göstermiştir. Bu sözün, yani âtıfet”in ne demek olduğunu bilmeyen ve Türkiye'de bugün “Çerkeslere Özgürlük” talebinde bulunanlar bir zahmet buyurup sözlüğe baktıkları takdirde kelimenin manasını öğrenebilirler ve "Acaba bir hata mı ediyoruz?" diye düşünebilirler.

Âtıfet” karşılıksız ihsan demek.

Bardakçı bu sözü sarf ederek kendince Çerkeslerin boynunu eğmeye, “vicdanlarını kanatmaya” çalışıyor ama boşuna gayret. Çünkü Çerkeslerin bu manada kimseye diyet borcu yok. Çerkeslerin hiç kimsenin hatırına kimliklerinden vazgeçmeleri gerekmiyor.

Bardakçı'nın, Çerkesler “bağımsızlık talebinde bulunuyorlarmış” gibi bir rüzgar oluşturma gayreti de art niyet dışında izah edilebilir bir şey değildir.

Son sözleri ise tam provokasyon kokuyor Bardakçının:

Kendilerini bu kadar nesil sonra hâlâ bir türlü “buralı” hissedemeyenlerin, kültürel, siyasi, vesaire haklarını talep etmeleri gereken tek bir yer var: Kafkasya. (...) Gücünüz yetiyorsa gidin haklarınızı oradan isteyin” diyerek nasıl kaşar bir faşist olduğunu ortaya koyuyor. Hemen “Ya sev, ya terk et” moduna girerek fikri yapısının aslında kimlerle örtüştüğünü açık ediyor.

ATIFET DEĞİL MENFAAT BAY BARDAKÇI, MENFAAT...

Bütün bunlara, “okuduğunu anlamayan bir gazeteci eskisinin hezeyanları” deyip geçebiliriz ama şu “âtıfet” konusunu biraz aydınlatmakta fayda var.

Bardakçı, anayurdundan sürülen Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nda iskan edilmelerini “âtıfet”, yani “tek taraflı bir lütuf” olarak nitelendiriyor ve bunun bedelini kimliğimizden vazgeçerek ödememiz gerektiğini ima ediyor.

Halbuki düşünse, bu insanların bu ülkeye varlıkları ve kimliklerinden vazgeçme taahhüdüyle gelmediklerini, kimsenin kendilerinden böyle bir şey isteme hakkının olmadığını hemen bulacak ama düşünemiyor işte. Bir kişinin kimliğini koruma isteğinin temel bir insani hak olduğunu kabullenmek istemiyor.

Osmanlı İmparatorluğu'nun, Çerkes nüfusu ülkesinde iskan etmesinin sebebi de Bardakçı'nın iddia ettiği gibi “âtıfet” değil, ülkedeki demografik problemlerine çözüm arayışıdır.

BELGELER ATIFET DEMİYOR!

Daha 1856'yılında Rusya ve Osmanlı hükümetleri arasında Kafkasya Dağlı nüfusunun kısmen göç etmesini öngören ve göç şartlarını belirleyen bir anlaşma imzalanmıştı.”1

Çünkü, “Osmanlı Devleti'nin tarım alanlarını işleyecek, nüfus artışına yol açacak, ekonomik kalkınmaya katkıda bulunacak elemanlara ihtiyacı Kırım Savaşı'ndan sonra daha çok artmıştı. Bundan dolayı hükümet “yabancı göçünü teşvik eden bir kanunname hazırladı.” 2

Kabul-u tâbiyyet ile ile hariçten Devlet-i Aliye memleketine tavattun etmek arzu eden familyalar hakkında tanzim buyurulan nizamname”3nin tamamı “Ceride-i Havadis, Sayı 887'de, bu kanuna Gurre N 1274 (15 Nisan 1858) tarihinde bir madde eklenmesi sebebiyle yayınlanmış olup, tarihi olarak da 5 Z 1272 (7 Ağustos 1856) gösterilmektedir.“ 4

Bu Kanun 9 Mart 1857'de (5 Cemaziyelevvel 1272)de Meclis-i Vâlâ-yı Tanzimat'ta kabul edilmiş, bununla göç teşvik edilmiştir.” 5

Göçmen kabulü ile ülkenin imarı daha da artacaktır. Memlekette bol miktarda bulunan mîrî arazi ile sahipleri tarafından terk edilen arazilerin bu yolla şenlendirilmesi imkan dahiline girecektir. Öte yandan bataklıkların kurutulması ile buradan kaynaklanan sıtma gibi hastalıkların önüne geçilebilecektir. Kırım ve Kafkasya göçmenlerinin, devletin yapacağı yardım neticesinde üretici duruma geçmesiyle beraber, bunların devlete vereceği vergiler ile hazine büyük ölçüde gelir kaynağına kavuşacaktır. Bilhassa Çeçenler, Çerkesler, Çeçenler ve Dağıstanlılar gibi Rusya'ya karşı uzun süreli muharebeler yapmış, bu konuda tecrübe kazanmış bir topluluğun, Osmanlı Devleti gibi askeri temele dayalı bir ülkeye sağlayacağı faydanın da fazla olacağı açıktır. Yurtlarını bırakarak gelen göçmenlerin devlete sadık olacağı varsayılarak, iskan olunacakları yerlerde birer örnek teşkil edip devlet otoritesini hiçe sayan konar göçerlerin medenileştirilmesine, bazı “ekrâd ve urbân aşâiri”nin de devlet ve nizam ve düzenine alıştırılmalarına katkıda bulunacağı düşünülüyordu.”6

Osmanlı İmparatorluğu'nun genişliğine göre nüfusunun az olduğunu söylemek mümkündür. (XIX. Yy'ın ortalarında imparatorluğun nüfusu 35,5 miyondu. Bunun 15 milyon 500 bini Avrupa; 10 milyon 700 bini de Anadolu'da idi.) Geniş ve işlenmeyen arazileri vardı. Gelecek göçmenlerle nüfusun artırılması ve ilerisi için ekonominin canlanması da sağlanabilirdi. Ayrıca bunlar kendilerini savaşçı olarak Ruslar karşısında ispat ettikleri için Osmanlı Devleti de bu özelliklerinden geleneksel ortak düşmana karşı yararlanabilirdi. Göçmenlerin bilhassa Rumeli'de yerleştirilebilmeleri düşünülüyordu. Böylece oradaki müslüman nüfusun hristiyanlar karşısındaki durumunun kuvvetlendirilmesi sağlanacaktı. (Rumeli'de yaşayan 15 milyon 500 bin kişiden 11 milyon 700 bini hıristiyan idi).

Ayrıca Tuna Nehri'nin güneyinde ileride olabilecek bir Rus saldırısına karşı bir savunma hattı meydana getirmiş olacaklardı.” 7

***

Osmanlı Çerkes nüfus üzerinde işte bu tür planlar yapıyordu ve uygulaması da hep bu yönde olmuştur.

Şimdi siz buna “âtıfet” mi diyorsunuz sayın Bardakçı?

Cık... Cık... Cık...

Bende diyorum ki birazcık iffet, birazcık iffet...


Kaynaklar:

_______________________________________________

1Tamara V. Polovinkina, Çerkesya Gönül Yaram, Kaf-Dav, Ankara-2007, s. 234

2Kemal Karpat, Ottoman Population (1830-1914), Medison /Wiscosin-London,1985, s-61-62 den nakleden Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), TTK Yayınevi, Ankara-1997, s.78

3Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), TTK Yayınevi, Ankara-1997, s.78

4Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), TTK Yayınevi, Ankara-1997, s.78

5Kemal Karpat, Ottoman Population (1830-1914), Medison /Wiscosin-London,1985, s.61-62 den nakleden Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), TTK Yayınevi, Ankara-1997, s.78

6Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), TTK Yayınevi, Ankara-1997, s.97

7Bedri Habiçoğlu, Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, Nart Yayıncılık, İstanbul-1993, s.103-104




Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.