Arama

Sürgünde Osmanlı’nın Rolü?

Erol Karayel
erolkarayel26@gmail.com

Geçmişimizle ilgili kendi kayıtlarımızdan oluşan bir ulusal veri tabanımız olmadığı için, başka merkezlerden bizlere sunulan verilerle düşünmek zorunda kalıyoruz.

Ulusal perspektife sahip, tatmin edici bir kaynaktan beslenmeyince de en önemli konularda bile toplumsal mutabakat oluşturamıyoruz. Herhangi bir konunun üst başlıklarında mutabık kalsak dahi, alt başlıklara iner inmez ayrışmaya başlıyoruz.

***

Örneğin, “Çerkes Sürgününü kim yaptı?” sorusuna bile birbirine taban tabana zıt pek çok cevap verebiliyoruz.

Kahir ekseriyetimiz kendinden emin olarak “Ruslar tarafından sürüldük” derken, ‘Hacca giderken burada kaldık’ diyerek olayı “gönüllü göç”e bağlayanlarımız da var, “Osmanlı ajanı hocalar ve beyler ayar etti, toplayıp getirdi” diyenlerimiz de…

İşin vahim tarafı, bu “kesin inançlılarımızın” önemli bir kısmının, hiç bir dişe dokunur bilgi alt yapısına sahip olmadan bu lafları sarf ediyor olması. Yokladığınızda bütün bildiklerinin söyledikleri o bir iki hüküm cümlesinden ibaret olduğunu görüyorsunuz.

***

Gerçek şu ki, herkes öncelikle mensup olduğu ideolojinin “dost-düşman” tanımına göre tarafını seçiyor, daha sonra da ona göre argüman üretiyor.

Din karşıtı veya seküler düşünceye sahip olanlar, bir din devleti olan Osmanlıyı Rusya’ya suç ortağı yapan söylemlere yakın dururken;

Muhafazakarlarımız ise bir din devleti olarak gördüğü Osmanlıya toz kondurmayarak Rusya’yı tek suçlu, Osmanlıyı da kurtarıcı ilan ediyorlar.

Milliyetçilerimiz ise hiçbir adalet kaygısı gözetmeden “Çerkeslerden başka herkes suçlu” söylemlerine itibar ederek meşreplerinin gereğini yapıyorlar.  

Peki ama doğrusu ne?

***

Ana kitle atalardan gelen nakille Rusya’nın yaptıklarını biliyor. Rusya’nın bu cürmün sorumlusu olduğu da her geçen gün yeni bir belgenin ortaya çıkması ile daha da netleşiyor zaten. Çoğunluğun bunda bir şüphesi yok.

Burada kritik soru şu:

Peki, sürgün nesilleri topraklarına kabul eden Osmanlı, bu sürgünleri teşvik edici bir rol üstlendi mi?

“Osmanlı ajanı hocalar ve beyler kandırdı, toplayıp Osmanlı’ya getirdi” diyen Rusofil veya anti Osmanlıcılar ile “Çerkesler dışında herkesi suçlu çıkarma hastalığıyla malul” adalet duygusunu yitirmiş milliyetçilerimizin önyargılı bakışlarını bir kenara bırakırsak, gerçekten bu sürgünde Osmanlı’nın menfi/müspet rolü ne olmuştur?

Gelin bu soru üzerine biraz beyin jimnastiği yapalım.

***

Şu bir gerçek: Rusya, emperyalist hedefleri doğrultusunda genişlemeye, bu politikalarının bir parçası olarak stratejik değer atfettiği Kuzey Kafkasya topraklarını işgal etmeye kararlı idi. Bu Deli Petro’nun vasiyetiyle somutlaşmış malum bir husus.

1783’te Kırım’ın işgalinden sonra Kuzey Kafkasya kapılarına dayanan Ruslar, yavaş yavaş tazyiklerini artırmaya başladı. Zaman ilerledikçe savaşın şiddeti de artıyordu. Çerkesler düşmana aman vermiyor, cansiperane bir şekilde vatanlarını savunuyorlardı. Kırım’ı mukavemetsiz teslim alan Ruslar, Çerkesya’da zorlanmıştı.

1838’de Petersburg’da yapılan bir toplantı ile “Kafkasya Komitesi”ni kuran Ruslar bir durum değerlendirmesi yaparak, Kuzey Batı Kafkasya’yı “güvenilmez” bulduğu yerli halklarından arındırmaya karar verdi. General Fedayev’in 1899’da yazdığı “Kafkasya Mektupları” adlı eserinde bahsettiği bu plana göre Kuzey Kafkasya halklarının üçte biri anayurtlarından göç ettirilecek, bunlardan boşalan topraklar Rus ve Kozak köylülerine verilecek, bölgeye aynı zamanda Çarlık idari ve askeri personeli de iskan edilecekti.

Ancak Ruslar Kırım Harbi (1853-1856) sonrasına kadar bu planı uygulamaya fırsat bulamadı.

***

Bu arada Rusya Balkanlar üzerinde de Osmanlı Devletiyle sürtüşme içindeydi. 1853 yılından itibaren stratejisini değiştirerek Osmanlı Devleti’ni yıkma politikası izlemeye başladı. "Hasta adam" gözüyle baktığı Osmanlı Devleti'ni dağıtıp paylaşmak için İngilizlere teklifte bulundu. Ancak, İngilizler Hindistan ve Ortadoğu’daki çıkarları gereği Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünden yana tavır alarak bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Rusya, bu sefer Osmanlı Devleti'ne bir ittifak teklifinde bulundu ve bu devletin sınırları içinde yaşayan Ortodoksların koruyuculuğunun kendisine bırakılmasını önerdi. Ancak Osmanlı, İngilizlerin desteğine güvenerek bu isteği reddetti. Bu arada Fransa da Rusya konusunda Büyük Britanya hükümetine benzer bir politika izliyordu.

Bu görüşmelerden istediğini elde edemeyen Rusya, savaş dahi ilan etmeden 22 Haziran 1853'de Eflak ve Boğdan’ı işgal ederek savaşın işaret fişeğini çaktı. Osmanlı Devleti 4 Ekim 1853’te Rusya’ya nota verdi ve 15 gün sonra da savaş açtı. İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’nin yanında saf tuttu. İki buçuk yıl süren harp Osmanlı ve müttefiklerinin galibiyetiyle sona erdi. 30 Mart 1856 tarihinde de Paris Antlaşması imzalandı. Burada şunu kaydetmeliyiz ki, Paris Antlaşması’nda Osmanlı ve Avrupalı müttefikler hâlâ Rusya’nın saldırılarına muhatap kalmaya devam eden Kafkasyalılara sahip çıkmamış, konuyu görüşme masasına bile getirmeyerek yüzüstü bırakmışlardır. Antlaşma hükümlerine göre Rusya Kafkasya’da artık ne isterse onu yapabilecektir.

Burada bir soru işareti üretmekte fayda var“Niçin”

***

Bu arada 1856 Paris Antlaşması öncesinde önemli bir gelişme daha olur.

Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa Devletler ailesine katılmasının şartı olarak Avrupa Devletleri birtakım şartlar ileri sürerler. Bu şartlar Islahat Fermanı’nın esasları olarak Sadrazam Ali Paşa ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri tarafından tek tek maddeleştirilir. Kırım Harbinin son aylarında hazırlanan bu Ferman Paris Antlaşması’nın  imzalanmasından altı hafta önce, Bâb-ı Âlî’de bütün bakanlar, yüksek memurlar, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilân edilir ve Paris Antlaşması’nı hazırlayan devletlere de bildirilir. İlginçtir Paris Antlaşması’nın maddeleri arasında Osmanlı’nın bu Fermana sadık kalacağına dair bir madde de yer alır.

Bu ferman yayınlandığında, Fransız elçisi bile, “Osmanlı Devleti’nin bu kadar fedakarlıkta bulunacağını hiç ummuyorduk” diyerek hayretini ifade etmiştir.

Peki Islahat Fermanı’nın ilanı ne sonuç doğurdu?

Islahat Fermanı'nın ilânından sonra Balkanlar'da gelişen olaylar ve bu arada Rusya'nın şiddetle körüklediği Panslavizm fikri, bu bölgeyi barut fıçısı haline getirdi. Nitekim fermanın ilanı üzerinden henüz bir yıl geçmeden ülkenin dört bir yanında isyanların patlak vermesi üzerine Sadrazam Ali paşa görevinden istifa etmek zorunda kaldı.  Bir taraftan Sırp ve Karadağ isyanları, diğer taraftan Bosna-Hersek olayları ve Bulgar meselesi Osmanlı Devleti'ni oldukça güç durumda bıraktı. 

***

Osmanlı, Kırım Harbi’nden her ne kadar galip çıkmış ise de perişan bir vaziyetteydi. Bu savaşı yürütebilmek için ödeme gücünün çok üzerinde borçlanmıştı. Bir taraftan Avrupa devletlerinin dayatmasıyla çıkarttığı Islahat Fermanı ile sosyal çalkantıların içine girerken, diğer taraftan aldığı borçların altından kalkamayarak (1881 yılında Duyun-u Umumiye İdaresini kurarak) Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girdi ve yarı sömürge bir devlet haline geldi.

***

Osmanlı öte yandan hem kemiyet, hem keyfiyet açısından ciddi bir nüfus problemi içindeydi. Özellikle Balkanlar’daki Müslüman nüfus oranı S.O.S. veriyordu.

***

1844’de Osmanlı nüfusu 35 milyon 350 bin kişi iken, bunun 21 milyonu Müslümanlar, 14 milyon 350 bini de gayrı Müslimlerden oluşuyordu. Müslüman nüfusun 11 milyon 805’i Anadolu’da; diğerleri Avrupa, Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında idi.

Osmanlı nüfus yapısı, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artan ve uzun süren savaşlarda meydana gelen ölümler, evlilik çağındaki erkeklerin sürekli cephede olması, gayrı Müslimlerin orduya alınmıyor olması, savaşa katılmayan gayrı Müslimlerin ekonomik olarak güçlenirken bir taraftan da nüfuslarını artırıyor olması makası yavaş yavaş Müslümanlar aleyhine açıyordu.

Nitekim Kemal Karpat “Osmanlı Nüfusu” isimli çalışmasında, Osmanlı Devleti’nin, tarım alanlarını işleyecek, nüfus artışına yol açacak,  ekonomik kalkınmaya katkıda bulunacak elemanlara olan ihtiyacının Kırım savaşından sonra daha çok arttığını belirtmektedir.

***

Bu saiklerle daha 1856 yılında Rusya ve Osmanlı hükümetleri arasında Kafkasya dağlı nüfusunun Osmanlı topraklarına kısmen “göç etmesini” öngören ve “göç şartlarını” belirleyen bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmayla Osmanlıya gelmesi öngörülen nüfus 40-50 bin kişi kadardı.

Osmanlı Devleti daha sonra 9 Mart 1857’de de yabancı göçünü teşvik eden bir kanunname çıkardı. “Kabul-u tâbiyyet ile hariçten Devlet-i Aliye memleketine tavattun etmek arzu eden familyalar hakkında tanzim buyurulan nizamname” adını taşıyan kanun, Ruslar’a, Kuzey Batı Kafkasya nüfusundan kurtulmak için aradığı altın fırsatı vermişti.

Ruslar böylece, Petersburg’da kurdukları Kafkasya Komitesi’nde 20 yıl önce aldıkları kararları hayata geçirmeye başladılar.

Kuzey Batı Kafkasyalıların Osmanlıya transferi 1858-1859 yıllarında aktif hale gelirken, 1863-1864 yıllarında zirve yaptı. Bu nüfus transferleri Kuzeybatı Kafkasya halklarının bünyesinde bir buçuk asır sonra dahi onarılamayacak kadar derin yaralar açmış, onları adeta bir yok oluş girdabının içine atmıştır.

St. Petersburg'daki İngiliz Büyükelçisi Lord Napier’in, Rusların Kafkas kabilelerini, alternatif olarak düşündükleri daha içteki bölgelere göç ettirmek için epey miktarda harcama yapmak zorunda kalacakken, Osmanlı Devleti’nin aceleci davranarak “göçmenleri” kabul etmesiyle bu yükten kurtulduğunu ifade etmesi ilginçtir.

***

Peki Osmanlı’nın böyle bir nüfusa ihtiyacı var mıydı?

Evet Osmanlı’nın böyle bir nüfusa ihtiyacı vardı.

Nitekim Kırım ve Kafkasya’dan yapılan nüfus transferleri sonrası 1867’de yapılan nüfus sayımları sonucuna göre Osmanlı coğrafyasının nüfusu 40 milyona ulaşırken, bunun 24 milyon 376 binini Müslümanlar, 15 milyon 64 binini de gayrı Müslimler oluşturuyordu. Anadolu nüfusu ise 12 milyon 803 bine ulaşmıştı.

Anadolu’nun Müslüman nüfusunda yukarıda bahsettiğimiz sebeplerle aslında göreceli bir azalış yaşanmasına rağmen meydana gelen 1 milyonluk artış, büyük oranda Kırım ve Kafkasya’dan gelen sürgün nesillerin oluşturduğu bir sonuçtur.

Sürgünlerin iskanında, hem ülkenin seyrelen nüfus dokusunu sıkılaştırmak, hem Müslümanların azınlık olduğu bölgelerdeki İslam nüfusunu artırmak, hem de muharebe yeteneklerinden istifade edebilmeye azami dikkat ediliyordu.

Ancak, sürgünlerin toplu bir şekilde iskan edilmemesi de ulusal varlıklarını devam ettirmelerinin istenmediğini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.

Anadolu içlerinde bazı bölgelere, her 5 yerleşik aileye bir kuzey Kafkasyalı aile denk gelecek şekilde yerleştirilerek bölgesel yoğunluk oluşturmaları önlendi. Anadolu’da  bugün dahi nüfusu 150 haneyi aşan Kafkas kökenlilere ait bir köy bulmak son derece zordur.

Sorunlu bölgelerde tampon olma, bataklıkları ıslah ve tarıma kazandırma, özellikle Marmara ve Balkanlar’da bozulmuş olan Müslüman nüfus dengesini düzeltme ve ordunun asker ihtiyacını karşılamada Çerkes sürgünlerden olabildiğince faydalanılmaya çalışılmış, hudut bölgeleri Suriye, Filistin ve Balkanlarda bugünkü Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya’ya da yoğun şekilde yerleştirilmişlerdir.

Kemal Karpat, 1878’de İstanbul dahil Osmanlı’nın tüm Avrupa Eyaletlerindeki Çerkes nüfusun 400 bin olduğunu yazıyor ki bu ciddi bir rakamdır.

Karpat ayrıca onsekiz kaynakta yer alan verileri dikkate alarak Müslümanların 18. yüzyılın ilk yarısında toplam Balkan nüfusunun % 35’ini teşkil ederken, yüzyılın ikinci yarısında bunun % 43’e yükseldiğini söylüyor ve bu artışı Kırım ve Kafkas sürgünlerinin sağladığını belirtiyor.  

Rus Çarlığı’nın resmi istatistik verilerine göre 93 harbi öncesi 1876’da Balkanlar’da 150 binden fazla Çerkes yaşıyordu.

F. Bianconi ve H. Kiepert ise bu rakamı 200 bin kişi olarak vermektedir.

Peki, Çerkesler niçin Balkanlar’a yerleştirilmişlerdi?

Çerkesler Balkanlar’a Osmanlı Hükümeti tarafından hem Müslüman nüfus oranını artırmak, hem de Hıristiyan halkların ulusal-kurtuluş hareketleriyle mücadele etmek amacıyla yerleştirilmişlerdi. Bunlardan 90 bine yakını da Bulgaristan’da iskan edilmişti. Nitekim Nisan 1876’da Bulgaristan’da çıkan ayaklanmada ve Osmanlı-Rus Savaşı sırasında düzensiz Çerkes süvarileri, Osmanlı Ordusu’nun en iyi birliklerinden biri olarak cephenin en sıcak yerlerinde “beklenenin üstünde performans göstererek” büyük yararlılıklar göstermişlerdir. 

***

Şimdi bütün bu bilgilerin ışığında soralım:

Osmanlı devleti Kafkasyalı Müslümanlara kapısını, uğradıkları zulümden kurtarmak için mi açtı; yoksa kötüye giden demografik yapısını düzenlemeyi mi hedefliyordu?

Bu soruya verilen cevap sahip olunan “dini” veya “siyasi” perspektife göre değişiyor.

Dini perspektife göre, “Osmanlı Devleti, Hilafeti temsil eden, bütün Müslümanların hamiliği görevini üstlenmiş bir din devletiydi. Devlet, ayakta kalabilmek için yüz yüze geldiği sorunlara dini kurallara uygun çözümler (cevaz) bulmak zorundaydı.  

Konu “Devletin bekası” olduğunda ise akan sular dururdu. Çünkü Devletin devamı için “kardeş katline” dahi fetva verilebilen bir sistemden bahsediyoruz.

Bu kriterlere sahip bir Osmanlı için “Kafirin kahr ve şiddet elinde bırakıp telefine razı olmayacağı” Müslüman bir topluluğu, Peygamberin sünneti (hicret) üzerine güven içinde olacakları topraklara taşımak dini bir görevdi.

Ayrıca, o topluluğun geldikleri toprakları şenlendirerek mamur edecek olması, hele ki bir de cengaverlikleriyle din-û devlete hizmet edecek olmaları bu girişimi aliyyül âlâ kılar.”

Osmanlının tavrına din penceresinden bakarak yorumlayanlara hakim olan mantık budur.

***

Tabii meseleye bir de siyasetin penceresinden bakanlar var.

Onların, “Ya ikincil unsur olarak gözüken ‘toprakları şenlendirerek mamur edecek olmaları’ ve ‘cengaverlikleriyle din-û devlete hizmet edecek olmaları’ birincil unsur olarak gözetildiyse?” sorusu akla uygundur.

Özellikle izlenen iskan politikaları, bu transferdeki siyasi maslahatların da en az dini maslahatlar kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor.

Ki bunda şaşılacak bir şey de yok.

Şöyle ki,

1839 Tanzimat Fermanı’ndan itibaren şer’i hukukun terk edilmeye başlandığını, devlet yönetiminin tamamıyla locaların kontrolüne geçtiğini, padişahların fonksiyonsuz kılınarak konu mankeni durumuna düşürüldüğünü,… göz önüne aldığımızda, dini saiklerin o kadar da etkin olmayacağını rahatlıkla görebileceğiz…

Ben bu aşamada, daha önce kaleme aldığım ve yukarıdaki paragrafımın anlaşılmasını kolaylaştıracağını düşündüğüm şu çalışmamı da okumanızı öneririm:(Tıklayınız)

Ancak bütün bu araştırmalarımız sonunda Osmanlı Devleti aleyhine hangi payı çıkartırsak çıkaralım, Rusya’nın işlediği “taammüden cinayetin” yanında Osmanlı’nın yaptığı “kaptı kaçtı” mesabesinde kalacaktır.

Çünkü Rusya’nın ellerinde planlanarak katledilmiş yüz binlerce insanımızın kanı var.

_____________

Kaynakça:

- Bice, Hayati, Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, Ankara-1991

- Saydam, Abdullah, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), Ankara-1997

- Karpat, Kemal H., Osmanlı Nüfusu 1830-1914, İstanbul-2010

- Polovinkina, Tamara, Çerkesya Gönül Yaram, Ankara-2007

- Kafkas Vakfı, Çerkezler, Tiflis-2011 

 


Sizde yorumunuzu eklemek için tıklayın.
Yorumlar
Tüm yorumları görüntülemek için tıklayın.
ali rıza öztürk - istanbul
13 / 01
Değerli hocam Osmanlı bir arşiv devletiydi. Geçmişi sorgulamak için buralara Amerikalı, ingiliz, rus girer. Türk girmez, çerkes hiç girmez. Ancak Osmanlının politikası hakkında en çok ta bunlar konuşur ve yorum yapar. "Osmanlının hocaları çerkesleri kandırmış" vs diye sallayanlara cevap vermek bile yersiz. İlla cevap isterlerse, atalarının yaptığı hatadan dönüp nereye gitmek isterlerse ...tirip gitsinler derim. Fakat aklı başında olanlar için şunu söylemek isterim. Göç eden çerkeslerin bu topraklara maliyeti ne oldu?.. Bunun envanteri çıkarılmadı. Macarlar, Bulgarlar, Sırplar hatta Afrikalılar bile "Osmanlı bizden ne aldı, bize ne verdi" diye araştırıyor. Sonucunu da hiç komplekse girmeden açıklıyor. Tavsiyem, siz de arşivlerden faydalanarak bir alacak verecek defteri hazırlayın. Osmanlıyı mesnetsiz zemmederek mürüvvetsizlik yapanlardan olmayın.